26.2.09

Roma'dayim...

Sali gorusuruz... Cok mutluyum...

22.2.09

İki kadın... İki kesişen öykü... Ve fonda çalan müzik...



Bu hafta beni iki kadının sözleri kendimden geçirdi. İki kadın, birbirinden uzak ülkelerde yaşamış, birbirlerini hiç tanımamış, ama siyasete istemeden de olsa bulaşmış iki kadın... İsimlerini aynı sayfada görmenin neredeyse imkansız olduğu iki kadın.

Kimi kadınlar vardır bir yasak aşkın arkasından yıllarını harcar. belki bir gün bana gelir, herkesin bildiği kadını hayatından çıkarır ve yıllardır gizlediği beni korkmadan taşır. elimden tutar ve hep sevdiğim kadın aslında budur der. ona kadın, anne, sevgili, dost olur. Türkçenin çok ilginç bir yanı var. Karısını aldatan bir erkeğin ikinci kadınına "dost" deniyor. "Bir dostu varmış.." Buna neden dost denir acaba? Acaba gerçekten erkekler, "o" kadında kaybettiği benliğini, kişiliğini, huzurunu, yani dostluğu mu bulur?

Az önce Can Dündar'ın muhteşem belgellerinden birini "Tatarım"ı izledim. Adnan Menderes'i öldüğü güne kadar büyük bir aşkla seven, bu sevgisine sonuna kadar sahip çıkan opera sanatçısı Ayhan Aydan'ın hikayesini... Evliliğinde bulamadığı huzuru, Ankara'da tanıştığı Ayhan'da bulan, siyasetin iki yüzlü dünyasından kaçıp Ayhan'ın koynuna sığınan Menderes'in hikayesini... Orada şöyle bir cümle ediyordu aşkın tanıklarından biri: Ayhan Aydan'da huzur, dostluk bulmuştu Menderes...

Mahkemelere taşındı aşkları, "Evli olduğunu bilmeme karşın onu büyük bir aşkla sevdim" dedi genç kadın.

Geçtiğimiz hafta yalnız vefat etti Aydan. Geride doğmadan ölen 3 çocuk, doğduktan sonra ölen bir oğul, idam sehpasında bıraktığı bir aşkla. İzlerken gözyaşlarımı tutamadım. Yıllarca süren, sonu aldatılmayla biten bir aşka bir kadın nasıl böyle onurlu sahip çıkabilir diye...

Beni etkileyen diğer ikinci kadınsa Hillary Clinton'dı. Bir gün önce bu bloga sadece Hillary'yi yazacaktım aslında. İkisi ne alaka diyeceksiniz ama ben bağlayıverdim. Biri aldatılan diğeri ise "öteki" kadın... Hillary de güçlüydü, güzeldi, zekiydi. Ama o da milyonlarca insanın gözünün içine baka baka aldatıldı. Geçtiğimiz hafta Asya turundaydı, Hillary. Artık dışişleri bakanıydı ve ülkesinin dünyadaki imajını değiştirmek için ülkeleri gezdi. Ama neticesinde o dünyanın en çok tanınan 10 kadınından biriydi. Güney Korede bir üniversiteyi ziyaret ettiğinde ne siyaseti ne karizması ne de bakanlığı soruldu. "Bill Clinton'u sevdiğinizi nasıl anladınız?", "Sizce aşk nedir?"... Ne ilginç değil mi, bu kadar başarılı ol ve sadece aşkını merak etsinler. Öğrencilere, yıllar önce vefat eden bir arkadaşının hayatını özetlediği sözlerle yanıt verdi:

"I've loved and been loved. And the rest is background music..."

Yani, sevdim ve sevildim. Geri kalansa sadece fonda müziktir...

İki kadın da işte hayatını böyle özetledi... Eş, dost, sevgili ne olursan ol. ikisi de mesleklerinden çok hayatlarındaki erkeklerle anıldı. Biri hala hayatta, ama bence öldükten sonra en çok Aydan gibi aşkı için nelere katlandığı hatırlanacak. Belki biraz haksızlık ama ne yazık ki hayat bu... Fonda müzikler gelir geçer, aslolan aşktır...

21.2.09

Tango: 3 dakikalık aşk...


Daha önce de söylemiştim sevgililer gününe dair notlar yazacağımı. Geçtiğimiz cumartesi Tango Jean'deki (meraklıları için google.com lütfen) muhteşem partideydik. Herkes ne kadar güzel, ne kadar zarif, ne kadar keyifliydi...

Aslında tangonun pisti bence insanı büyüleyen bir yer. Kendini güzel, mutlu ve zarif hissediyorsun. İki insanın tutkuyla belki de sadece 3 dakikayı paylaşması... Hiç tanımadığın bir insanla "bir" olup ayaklarının yerden kesilmesi... Yorum şudur: bir kadın, çirkin yakışıklı olsun iyi ama çok iyi tango yapan erkeğe aşık olur!!! Ama durun bu öyle bir aşk değil kast ettiğim... Sadece o pistteki adama.. müzik biter ve ayrılınır... Sadece o 3 dakikadır aşkın süresi. O zaman tango 3 dakikalık aşktır belki de...

Hele bir de fonda "Por una Cabeza" çalıyorsa... Gözler kapalı, eller tek... Pistte kayan iki beden... Budur...

Not: TangoJean ne yazik ki o gece benim daha güzel bir fotoğrafımı bulamamış... Çok sevdiğim işyerinden Şenol abiyle birlikte sol başta dans ederkenle idare edeceksiniz artık... Daha güzelleri çok daha iyi dans etmeye başladıkça gelir...)

18.2.09

Dünyanın en muhteşem resimleri

Herkesin hayatında bazı fotoğraflar vardır derinden etkileyen... Kimi aşk, kimi savaş, kimi ölüm, kimi doğum üzerinedir. Alın size bu hatıranıza yenilerini ekleme fırsatı.

Her yıl "World Press Photo" kurumu, yılın resimlerini seçiyor. Belirli bir gazete veya dergide yayımlanmış olan binlerce fotoğraf arasından en iyiler ayıklanıyor. Dalları ise "spor, gündelik yaşam, haber fotografı, sanat, genel haber, portre"... Bu yılınkiler de bu hafta Hollanda'da dağıtıldı. Hepsine teker teker baktım. Spor fotografları mükemmel. Hele boks macı öncesi ve sonrasi diye portreler var inanılmaz!
Sonra albinoları çekmiş bir İsveçli fotoğrafçı. Travestilerin hayatları var. Eroldo Peres'in çektiği, Brezilya'da ölmüş bir gencin cesedinin etrafında toplanan ve kahkahalar atarak bu sıradanlığı kabul eden gençleri görmelisiniz.

Hepsi gerçekten bakmaya değer. Ben herhangi birini buraya alamadım, telif davası falan açarlar diye korktum. Ama eğer gerçekten iyi ama çok iyi fotograflar görmek istiyorsanız, aşağıdaki linke tıklayın. Açılmıyorsa "world press photo" kurumunu google'a yazın, link hemen geliyor.

http://www.worldpressphoto.org/index.php?option=com_photogallery&task=blogsection&id=19&type=byname&Itemid=224&bandwidth=high

16.2.09

Nazım Hikmet'in dedesinin Küba maceraları...


Bu hafta Türkiye'de çok güzel bir kitap piyasaya çıktı. Küba'nın Ankara Büyükelçisi, muhteşem sıcakkanlı güleryüzlü Ernesto Gomez Abascal'ın kaleminden... Adı "Havana'da Türk Tutkusu"... . Konusu özetle şöyle: 2'inci Abdülhamit 198'de Enver Paşa'yı Küba'ya ajan olarak gönderiyor. Bu Enver Paşa Nazım'ın dedesinin ta kendisidir... Amacsa o sıralarda Girit'tekiler ayaklanmıştır. Osmanlı da bu direnişi durdurmak için Küba'nın İspanyol sömürgeciliğine karşı savaşını incelemek ister. Ne ilginç ve nasıl bir öngörü değil mi Osmanlı'da... İnanılmazlar yaa... Cebine para konar ve gider Enver Paşa çokkk uzak topraklara.

Sonra orada aşık olur, savaşırken yaralanır. Kime karşı savaştığı bilinmiyor, ancak Abascal'a göre, adayı ele geçirmeye gelen ve bunu da başaran ABD'ye karşı olabilir. Bu tabii ki bir varsayım ama düşünsenize bir Türk Küba'da savaşırken yaralanıyor. İşte İstanbul-Küba-ABD arasında geçen romanın özü bu...

Elciyle kitap üzerine iki hafta önce söyleşi yapmıştım. linki de budur.. http://arsiv.sabah.com.tr/2009/02/07//haber,D9132DEB8E024A97803E2283E3E6CB0D.html


Okuyunuz güzelleşiniz...

Türkleri sevmeyen Fransızlar...

Bugün ilginç bir gündü... Aslında uluslararası da diyebilirim. öğlen fransanın en ünlü düşünce kuruluşunun türkiye masasının başındaki uzmanla yemek yedik. oradaki dünyanın bize bakışını anlattı. özetle söylemem gerekirse fransızlar bizi merak ediyorlar ama uzaktan... sevmiyorlar yani kısaca... ne AB üyeliği, ne de türkiye ile ilgili diğer konuları konuşmak istiyorlar. hatta siyasilerin ve entellektüellerin türkiye üzerine konuşmaktan çekindiklerini söyledi. avrupa içinde bizi bu denli niye sevmiyorlar, ee bu da uzun bir konu. Ama yine de Ermeni cemaatine teşekkür etmek gerek, muhteşem bir lobiyle istenilenler olmuş gözüküyor. 

ama her şey karşılıklıdır. İki hafta önce BBC'nin anketinde Fransa'yı 22 ülke arasında en az biz seviyormuşuz (bakınız: http://news.bbc.uk/2/shared/bsp/hi/pdfs/06_02_09bbcworldservicepoll.pdf

Anlaşılan o ki fransa şimdiki fransa olduğu sürece ve mesela oraya berlusconi gibi bir başbakan gelmediği sürece biz ab'ye biraz zor gireriz...::)) 

Tangoya dair kısa bir not...


Cumartesi gecesi Sevgililer Günü'nü kutladık. Tango'da... 2 ay oldu daha katılalı ama gerçekten çok güzel bir aile olduk orada... Geçtiğimiz hafta 4 gün üstüste oradaydım. Tangoyla ve muhteşem geceyle ilgili detayları daha sonra yazacağım. fotoğrafları İrfan Hocamın aktarması gerekiyor önce... ama yine de bu bana yeter ben de tangoyla ilgili bir şeyler öğrenmek istiyorum diyorsanız buyrun siteye: www.tangojean.com 

(Not: yukarıda beni boşa aramayın... Ama bizim sevgi böcükleri adını verdiğimiz, birbirinden tatli insanların olduğu artık efsaneleşmiş Perşembe 7 buçuk sınıfımın büyük bir kısmı yine her ama her zamanki gibi tam teşkilat!!!! 


14.2.09

Seni Seviyorum...

"doğru dürüst bir elbise bile yok üzerimde..
çırılçıplak kaldım...
yağmur, sırılsıklamım.
içim üşüyor, sensizlik....
mahkum gibi karanlıklar içinde
şu koskocaman dünyada yalanlar yalan hayatlar
kırıklar kırık düşler
içinde
içinde kaldım koca bir mavinin denizin,
deniz rengi gözlerinin
bıraksan beni, bıraktım seni
altımda bir ağ belirdi mi
düşsem tutacak mı beni dersin
içim acıyor
acı çalan bir çello gibi
içim üşüyor
uzatsam kilometrelerce uzaktan
uzaklıklar sona erer mi
erer mi
erer değil mi
ere
er
e...
ismin e hali
seviyorum seni..."

Sofi...

Evindar...

"...çünkü her insan bir limandır,
baş ucunda tekneler
çünkü herkesin hüznü kocaman,
aşkları dalgın
kimi kesik kanıyor şah damarından
kimi bozgunda yetim dervişan
kimi aşklarıyla, düşleriyle perişan
bu yüzden salıver düşlerini kendi uğruna yansın
salıver düşlerini ateşlere abansın!
tutunduğun yerlerinden solarken hayat,
bıkma atını mahmuzlamaktan
bıkma sendeki insan içinderin uçurumlar arşınlamaktan...!!"

Y. Odabaşı

Sevilmeler Günü


"Zaman nasıl akıp gidiyor,
İnsanlar maskelerini ne çok seviyor
Yıllarca bir yalanla bir ömür geçiyor da
Hiç kimse yok bir tek günü
sonuna kadar yaşamaya...
Mecbursun yalnızlığa
Oysa sevgili bir tek sevgili
Nasıl değiştirir dünyanın gerçeğini..."

M. Mungan

Sevgililer Günü


"Ne güzel sey hatirlamak seni
bir mavi kumasin üstünde unutulmus olan elin
ve saçlarinda vakur yumusakligi
canimin içi Istanbul topraginin...
Içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti..."

N.H.Ran...

12.2.09

Sonunda ikinci sıradayım!!!


Bloğumu yazalı çok olmadı. Ama güzel bir haberle sarsıldım::)) google'a bilge diary yazıldığında ikinci sırada benim bloğum geliyor. Önceden 40 gün arasam da çıkmıyordu. Bu ne mutluluk... Yazmaya devam. Allahım yüzümü kara çıkartma::)))

Chicago'da Obama'nın çocuklarıyla...::))


Bilgisayarımı karıştırırken Amerika'da seçimleri izlerken çektiğim fotoğraflarımı buldum. Eskilere gittim... Teee ağustosa mesela. Partilerin kongrelerini izlediğim günlere. Sonra seçim gününe geldim. Ne çok koşturmuş, ne çok heyecanlanmış, ne çok yorulmuştum; yorulmuştuk... 4 Kasım günü, Chicago'daydım... Sabah erkenden taksiye atlayıp Obama'nın oy verdiği kendi seçim bölgesine gitmiştim. Çoğunluk nüfusunu siyahlar oluşturuyordu. Çok uzaktan Obama'yı gördüm; yanına kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Ardından Obama'nın oy verdiği okulda gezindim. O anda zil çaldı ve dışarı yüzlerce minik çocuk geldi. Onlarla konuştuk, güldük, Obama'nın başarısını konuştuk. Çok mutlulardı. Sonra da o anı işte böyle ölümsüzleştirdik. Hayatımın gerçekten en güzel günlerinden biriydi...

Biraz da neşe..


Her hafta cuma günleri sabah'ın internet sitesi için panorama hazırlıyorum. bütün haftam da hem resimleri taramak hem de önemli konulara bakmakla geçiyor. hem eğlenceli hem yorucu. ama cuma sabahları orada "bilge eser'den dünya panoraması" başlığını görünce bütün yorgunluğum geçiyor.
bu hafta da fotoğraflara bakarken bir tanesine içim gitti. bir ödül töreninde çekilmişti. kadının veya adamın kim olduğu önemli değil; önemli olan elbisenin muhteşemliği. bunu giymek gerçekten cesaret ister ama ben elbiseye ve rengine gerçekten aşık oldum. nasıl ama???

11.2.09

Kahraman...


Önceki gün bu resmi çektim... Güzel istanbulun en güzel caddesinde. dolmabahçeden beşiktaşa inen yol... Yazın yeşil yaprakların süslediği, kış mevsimindeyse ağaçların çırıpçıplak kaldığı bir yol... Kışın hiç de keyfi yok ama yaz aylarında yürümekten en keyif alınan yol...


Bugün... evde koltuğumda oturup müziğimi dinlemek istiyorum. ama bazen işyeri iyi de gelebiliyor. Bir tarafından İsrail seçimlerini takip edip bir taraftan kulağımda bach çellosunu dinleyip diğer taraftan da hayatımı düşünüyorum. Buket Uzuner son kitabıyla ilgili söyleşisinde,

"insanın hayatında üç önemli hareket vardır: seks, dans ve yolculuk" demiş... Sizin hayatınızın hareketi hangisi? üçünü yapıyorsanız gerçekten şanslısınız. yanıtınız iki ise şunu sorarım o zaman: "hangi ikisi olduğu önemli":)


Hayatı bazen olduğu gibi kabul etmek gerek... Kötülükleri, zayıflıkları, başarısızlıkları, hayal kırıklıkları, mutsuzluklarıyla... "Neden" diye sormamak gerek, yürümek gerek. Hep yanıt bulamadığımız zamanları hazmetmek gerek. Mantık terazisine oturtamadığımız durumları sindirmek gerek. Başkasının değil kendinin kahramanı olmak gerek. Nefes aldığın için şükretmek gerek ve "zayıfları bıraktım, hayata devam ediyorum, hangi ikisi olduğunu söylemekse istemiyorum, bana kalsın" demek gerek...


Sevgiyle kalın...

9.2.09

Benjamin Button ve ölüm...


İstanbul'da hava buzzz gibi... İki gündür durmak bilmeyen bir yagmur... Yapılabilecek en iyi şey sinemadır, ya da evde ayakları uzatıp televizyon izlemek: (yüzde 99'unuz yemekteyize takılıyorsunuz biliyorum...)

haftasonu sinemaya gittim... "The Curious Case of Benjamin Button"... Uzun zamandır hiç bu kadar etkilendiğim bir film olmamıştı... Yaşlı doğup bebek ölen bir adamın-ya da insanın öyküsü... Aslında film Benjamin'in varoluş çabalarından çok bana göre tam bir aşk filmi. Dolu dolu, fedakar... uçarı, New York'ta eğlenceli bir hayatı olan Daisy'nin tüm hayatını bir adama adayabileceğine kim inanır ki... ama o bunu yapıyor. Taptiği adamı, hayatlarının sadece 40'lı evrelerinde aynı döneme denk gelen ve gerçek aşkı yaşayabildiği sevdiğini, küçüldükçe (aslında yaşlandıkça) kucağında besliyor....

Son yarım saatini ağlaya ağlaya izledim. Hele bir yerinde şöyle bir söz ediyor Daisy: Seninle tanıştığımızda 5 yaşındaydık; şimdi de sana bakmak için bu eve yerleşiyorum ve sen yine 5 yaşındasın... 

İnanılmaz bir kurgu, muhteşem bir öykü.. hayatı tersine yaşamak.. filmin başında da ters çalışan bir saat yapan adamın dediği gibi: saatler zaman tersine çalışsın ki ölen oğullarımız geri gelsinler.. belki böylece insanlar da hatalarını geri alabilirler, düşünsenize... hayatın tersine aktığını bir noktadan sonra... neyi değiştirirdiniz? 

Filmde ölüme ne çok vurgu var değil mi? yaşlılar evinde ölenler, filmin başında ölenler, savaşta ölenler. ölümü beklenen ama inadına yaşayan benjamin. Brad Pitt de filmden sonra bir söyleşisinde filmin kendisine ölümü hatırlattığını söylemiş. 

Ben derim ki gidin izleyin... gerçek fedakar aşk bu mudur? 

Geri Geldim Türkçe Olarak!!!

Herkese merhaba...

Evet pek başarılı bir "blogger" olduğum söylenemez... ama artık olacağım:)

bundan böyle blog'umu Türkçe yazacağım. İngilizce'ye yorum yazmanın kolay olmadığını anca aylar sonra fark edebildim...

Lütfen istediğiniz gibi takılın...
Keyifli bir blog olsun...


Öpüldünüz
Bilge...