14.8.09

Ata sporuna hayran kalmamak mümkün mü?

Yer: İstiklal Caddesi, Fransız Kültür Merkezi
Konu: Kırkpınar Güreşleri Fotoğraf Sergisi
Yorum: Valla bilge'nin bu pozlar karşısında nutku tutuldu. yorum yapası da kalmadı... size bırakıyor!!!


1000'i devirdik! Darısı 10 binlere!

Bu blogu açtığımda kimse ne yaptığımı anlamamıştı. hala da anlamıyorlar ya neyse... ama herkes bi şekilde girip okuyo onu biliyorum. kim niye mi okuyor şöyle diyeyim... istanbul dışındaki arkadaşlarım neler yaptığımı öğrenmek için, iş arkadaşlarımın bir bölümü (sadece şizofren olanları) hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıp gizli gizli merak için, babam sürekli görüşemediğimiz için neler yaptığımı haklı bir duyguyla izlemek için... kimileri de birçoğunuz gibi yüzünü bile görmediğiniz belki sanal belki de gerçek "bilge"yi tanımak için...
benim sakladığım bi şey yok. yani tabii ki var öyle her şeyi buraya yazmam mümkün değil ama en azından yaşadıklarımı paylaşmak güzel bir şey...
ve en güzeli ne biliyor musunuz? artık tıklanma sayım bini geçti!!! yaşasınnnnnn... her gün en azından 40 kişi girip okuyor. yaa hepiniz bir yorum yazsanız yemin ederim süper bir aile oluruz. ama olsun... olsun... emin olun ben ne kadar sanalsam kimilerinize karşı siz de benim için öylesiniz... sanal ama bir o kadar da gerçek! hadi bakalım 10 bine vurunca iyi bir eğlence yapalım. herkes tanışsın!!!
tıklayarak kalın mutlu kalın...

12.8.09

Göteborg'da bir rüyayı gerçekleştirdim: Minik dev adam Bono'ydu karşımdaki

Onlarla ne zaman tanıştığımı inanın hiç hatırlamıyorum. hani hangi şarkısı ne zaman beni alıp da benden götürdü diye şöyle bir düşünüyorum da bulamıyorum... sanırım ingilterede okuduğum dönemdi. her tarafta onlar çalıyordu. her tarafta. sonra toplama bir albümlerini aldım. üzerinde asker kaskı takan bir çocuk vardı. cdyi taktım ve vuruldum... şunu diyordu: love is a temple, love is a higher law... you ask me to enter... but then you make me crawl... i cant be holding on to what you got... when all you got is hurt... one love, one blood, one life!!!
Ben hayatımda her "bir" olmak istedim. hayır en tepede olmak değil, birileriyle "bir" olmak. birlikte olmak, aynısını düşünebilmek, aynı havayı soluyabilmek, aynı gözden dünyaya bakabilmek, "bir"leşmek.. dostlarınla sevdiklerinle ayrılık olmadan "bir" olabilmek... gelin canlar bir olalım gibi bir şey işte...
sonra bir baktım irlandalı bir grup demişti "bir"... ben vuruldum o şarkıya... evet hatırlıyorum da sonuna kadar açıp sesini dostum pınar'la minik yazlığımızın olduğu güzelceyi inletirdik... sonra yıllar geçti ben büyüdüm, u2 da öyle... albümler büyüdü, şarkılar büyüdü... yüzlerce yeni ezgi vardı artık... ama ben hala "one" da kaldım. öyle kaldım...
ve yıllar sonra bir ağustos gününde kalktım gittim ve hayalimi gerçek yaptım. var mıdır sizin de hani "yaa ölmeden şunları bi dinleyeyim" dediğiniz hayal bir grubunuz? benim işte o u2 idi. yok büyütmüyorum, öyle işte ne yapayım.
madem türkiyeye gelmiyor ben de kalktım önce stockholm'e ardından da trenle göteborg'a gittim. kentte her lokanta, her kafe hatta sokaklara yerleştirilen hoparlörlerde U2 çalıyordu. oteller tıka basa doluydu, minik göteborg taşmıştı resmen. bizden bir gün önce de bir konser vermişti ve herkes muhteşem diyordu. kurulan dev platformun oluşturulması 2 gün sürüyormuş. Ullevi Stadyumu'na yürürken yeşil kollarını gördüm platformun. uzay üssü gibiydi.
stada girdiğimizde sanki insanlar şenliğe gelmiş gibiydi. 60 bin kişi vardı. öyle kotla spor ayakkabıyla değil, saten elbiseler topuklu ayakkabılarla şıkşık kadınlar dolanıyordu ortalıkta... bir de herkesin elinde bira. amma alkolik yaa bu isveçliler...
saat 10a doğru çıkıverdi önce adam clayton, ardından diğer iki üye... ve minik dev adam Bono... gözünde her zamanki klasik şeffaf güneş gözlükleri. her taraf inledi resmen. yeni albümden şarkıları eskiler izledi... "still havent found what i am looking for", "city of blinding lights", "vertigo", "beautiful day"...
bir ekran yapmışlar inanılmaz. onlarca plazma ekranı birbirine tutturmuşlar. sahneyi ve seyircileri barkovizyonla yansıtıyorlar ekranlara... ne kadar uzakta olursan ol dev bir televizyondan izliyorsun konseri. sonra o plazmalar birbirinden ayrılıp ters koni gibi aşağı doğru iniyor. rengarenk ışıklar yukarıdan aşağı akıyor... allahım onları izlemekten şarkıları dinleyemedim resmen...
sunday bloody sunday'i söylerken ekranda iran'daki eylemlerin resimleri yansıtıldı. her yer yemyeşildi. sonra 20 yıldır ev hapsindeki myanmar lideri aung san suu kyi'yi andılar ekranda.

gittiler sonra bir ara... bisle geri geldiler. "with or without you" yankılandı stadda. o bittikten sonra da bono, tüm ışıkları kapattırdı ve herkesten bir ışık yakmasını istiyordu. sanki gecenin karanlığında parlayan yıldızlardı onbinler... ve ardından o yıllardır beklediğim şarkı geldi kısık bir bono sesiyle: is it getting better, or do you feel the same?... fonda çalan oydu, "bir" olduk hep beraber, tek yürek tek ses... kimle bilmiyordum sadece dünyanın bir yerlerinde henüz adını koyamadıklarımla...

o anda rüyalarımdan birini daha gerçekleştirdiğimi düşündüm... bir çentik daha attım hayatta. liste hala çok uzun ama olsun... olsun... sevdiğim şarkılarla dopdolu bir gece geçirdim... darısı herkesin başınadır dostlarım...

7.8.09

Serdıl...

yeni bir hayata merhaba diyelim hep beraber... diyelim mi?

bugün biriyle tanıştım... adı "serdıl"... kürtçeymiş... anlamı da "yüreğinin ucuymuş.." hem de teee ucu... ne güzel değil mi? insanın adının yüreğinin ucu olması...

ben de "serdıl"ımla diyorum ki merhaba...

6.8.09

Şems'in 40 Kuralı

17- Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan'ı tanır...

fikrimden geceler yatabilmiyrem...

Stockholm'ü, göteborg'u, güzel isveç'i, muhteşem u2 konserini anlatacağım... söz... çektiğim videoları da aktaracağım. yine söz... ama önce bir soru...

hiç istemeden bir insanı hayatınızdan çıkarmak zorunda kaldınız mı? gerçekten kaldınız mı merak ettim bir an...

30.7.09

Rayların üzerinde...


Tren yolculukları insanı değiştirirmiş... saatlerce camdan dışarı bakınca insan bütün hayatı sanki gözlerinin önünden geçiyor gibi oluyor... pişmanlıkları, üzüntüleri, sancıları, özlemleri, hataları... güzel hiçbir şey gelmez benim aklıma o geniş camlardan dışarı bakarken. sanki hep bir hüzün insanın içine alır alır kaplar kaplar...

Şu anda Göteborg kentine gidiyoruz... Trenle... İsveç'in yemyeşil kasabalarının arasından, meşelerin, selvilerin, çınarların arasına serilmiş demir rayların üzerine kıvrıla kıvrıla... 

Birbirinden farklı, hayatları farklı, isimleri farklı, yaşları farklı, yaşantıları farklı insanlar aynı vagonda. Kitaplarını, elmalarını, gazetelerini, müziklerini almışlar yanlarına. uzun bir yolculuğa hazırlar..
trenler hep kentlerden uzakta ilerler değil mi... otobanlar, kalabalıklar, gürültülerden uzak. sonsuz bir ufuk çizgisi vardır trenlerin camlarından bakınca. ellerini çıkarırsın boşluğa... insan gerçekten kendini farklı hisseder. sanki özgürlükte sallanan bir sarkaç gibi...
sonra oturursun camdan dışarı bakarsın... aklına özlemler gelir, hatalar, geriye dönüp düzeltmek istediklerin, her şey başka türlü mü olmalıydı diye iç geçirmelerin...
ağaçlar, kalabalıktan uzak evler, uçsuz bucaksız yeşillikler...
trenleri, geniş camlarını, yalnızlığı ve sessizliği kutsamalarını seviyorum... beni değiştirmesini sevecek miyim bilmiyorum...

Stockholm'den iki minik kare... Gene gelecek ben:)


29.7.09

Bilge Celebi yine yollarda...

Tamam biliyorum aranizda benden nefret edenler var... yilin yarisindan fazlasini yurt disinda gecirip "alla kahretsin, yine nerelerdesin" diye soranlar var... yine gittim  istanbuldan.. 

bu kez kuzeylerde, isvecteyim... kime soylesem buraya gelecegimi, mutlaka bir akrabasi cikti ortaya... 
minik evlerin oldugu, yemyesil bir yer stockholm... ama en onemli ozelligini itiraf ediyorum. kadinlari cookk guzelll... hepsi sarisin ve upuzun ve ipince... neyse... cam agaci kokularini icime cekmeye gidiyorum.. var mi istediginiz bir sey? 

27.7.09

Bu benim dünyam-1

öğle yemeğinde geçen sohbet bu...
bekar bir arkadaşımın evliliğe yönelik inanılmaz mantıklı yorumu:

- biz: sen kaç yıldır evlisin?
- o: iki
- biz: aaa ne güzel..
- o: güzel ama bilmiyorum. belki bekarlığa dönebilirim
- "bekar arkadaş": aaa... bu piyasada iyi birini buldun mu yapışacaksın valla!!!

-------------------------------------

akşam saatlerinde geçen diğer anlamlı sohbet (şarkıya atıfta bulunduk anlayın artık):

- biz: baksana bana senden ne köy olur ne kasaba...
- o: benden sana rezidans olur anacığım...

Ben sana mecburum bilemezsin... Adını mıh gibi aklımda tutuyorum...

Lisedeydim... kimbilir aklımda gönlümde kim vardı. ortaokul yıllarımdan beri şiir yazardım. her genç kız gibi di mi... zaten bıraksan türklerin yarısı şairdir diğer yarısı da futbol yorumcusu...

benim ikincisi olamama yazım bir erkek olarak dünyaya gelmediğimden zaten başta yazıldı. o zaman ben de elime aldım kalemi... tüm ortaokul, lise, üniversite yıllarımda günlük tuttum... gerçekten hiç ara vermeden yazdım. her gün her gün... dile kolay 11 yıl... sonra arada şiirler yazdım. yazıp anneme okuyordum. o da "aaa ne güzel olmuş" diyordu. ben de seviniyordum...

sonra türklerin bir diğer özelliğini hatırladım: türklerin hepsi şiir yazar ama hiçbiri okumazdı... ama ben farklı olacaktım. var ya içimde isyan alevi yanar yanar durmaz...
dedim kimle başlasam... tabii ki isyan aleviyle bir çağı değiştiren nazımla... "yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir"i öğrendim... memleket sevdasını, anadolunun kokularını dinledim...
sonra devrimci aşkları bırakıp başka aşkları da bilmek istedim... atilla ilhan'ı elime aldım. bir fransız kasabasının muhteşem tutkusunu, bir kadının bileklerinin güzelliğini ondan dinledim... bir de aşağıdaki şiiri öğrendim...
lisedeydim, başımda kavak yelleri vardı... içimden bir ses oku dedi ben de okudum... gün geldi, yeri geldi, işte sormayın bir şekilde denk geldi; şimdi de size okuyorum. siz de bir gün birilerinin gözlerinin içine bakarak bu şiiri okuyun olur mu? benim için...

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Ölmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

26.7.09

Bir normal gazeteci yoktur haber vereyim dedim...

Blog sayfamı açtım... Ne kadar yorulacağımı yazacaktım, bir anda arkama müdür geldi... Baktım benim yere attığım kağıtları topluyor. saat akşamın yedisi.. günlerden pazar... dedim sen ne yapıyorsun... kağıtları yeniden printer'a yerleştiriyorum... yaa niye? onlar geri dönüşüme gidiyor zaten.. yok yeniden kullanalım. evet ama sonra o kağıtlar buruş buruş çıkıyor. tamam o zaman ben de en güzel ve düzgünlerini alırım. bak şu pırıl pırıl mesela...

gazeteciliğe 2001'de başladım ve o kararı verdiğim her günü mutlulukla anıyorum. gerçekten dünyada bütün delilerin bir araya toplandığı bir meslek grubu daha görmedim. türlü türlü tipler dolu burada... öyle bizde çok kural yoktur. kimileri, gazetecileri plazaya soktukları için belki de şirkette çalışanlarla karıştırırla. işte niye geç geldin, üç gündür kart basmamışsın gibi şikayetler gelir. ama zaten ne kadar masa başındaysa bir muhabir o kadar kötü bir muhabirdir aslında. o zaman ver elini sokaklar... buralarda giysi yönetmeliği de yoktur mesela. öyle saç rengi, şekli, etek boyundan kimse sizi uyaramaz. duvara çarpmış gibi olur...

arada müzik açıp oynandığını, kahkahalarla gülündüğünü, veya sayfalar gecikti diye herkesin birbirine bağırdığını duyabilirsiniz. iki dakika sonraysa, sayfalar gönderilir baskıya... bir rehavet, bir rahatlama...
hele de haberimin çıktığı günlerde yaşadığım hazzı kelimelere bile dökemem. öyle eline alıyorsun, bakıyorsun sen... birileri seni asansörde görüyor, ne güzel haber diyor... başka hiçbir şey beni bu kadar mutlu edemez herhalde...

seviyorum işimi... ben aslında fen bilimleri okudum üniversitede. ama aşıktım yazmaya, üretmeye.. dedim yapmıyorum ve başlıyorum gazeteciliğe... iyi ki de yapmışım, iyi ki de aylarca parasız çalışmaya karşın direnmişim pes etmemek için... diyorum ki şimdi bunu okuyanlara... bir gün meslek seçmek zorunda kalırsanız mutlaka ama mutlaka sevdiğiniz işi yapın. yoksa sabah 8de girip kimi zaman gece yarılarına kadar çalıştığınız ofiste kimse sizi mutlu edemez... önce siz mutlu olun.
ben aşığım mesleğime, bir kere daha doğsam yine gazeteci olurdum... darısı herkesin başına...

(veeeee az önce müdürüm bir çıktı aldı ve hepsi akordeon gibi çıktı kağıtların... o hala dolaplarını açıyor printer'ın, "kağıt sıkıştı niye acaba?"... gerçekten niye acaba:))

22.7.09

İletişime geçelim...

Diyorlar ki bilge yazıyorsun, her bir şeyini ortaya döküyorsun... iyi güzel de biz de sana bir şeyler yazmak istiyoruz ama öyle herkes görmesin... bu siteye en çok yorum yazan mine görsün ama tamam mı?:))
peki öyleyse dedim, aylar sonra buyrun sağ köşede e-mailimi yazıyorum. ben yazdım siz de yazın...

Buyrun beyler... bayram etsin gözler



Oturdum yaz aylarında nefret ettiğim ve hep tartışılan konuları çıkarayım dedim... bir kaç tane aklıma geldi. mesela yaz aylarında yapılan bütün programların boğaz manzarasına nazır yapılması... sonra panolara mayolu kadınların pozları asılacak mı asılmayacak mı? ne var sanki asılsa değil mi? böyle böyle düşünürken internette bir yazıya rastladım. ayyy dedim tüm hislerime tercüman oldu. başlığını söylüyorum: Gökyüzünde Seks...
Bugüne kadarki en seksi reklam panolarını derlemişler... içimden bunları bizim saray muhallebicisi görse ne der diye düşündüm. mesela tam inmişsin fatihe doğru unkapanından karşında kocaman bir kadın poposu... insan baksa bir dert bakmasa. zaten o kadar büyük ki afiş görmemek mümkün değil. en azından ayaklarını ve baldırlarına göz kaçabilir hani... al abdest al al abdest al anca geçer günahlar...

o zaman lafa ne hacet... bugün sitemizin erkeklerinin gözlerini bayram ettirecek resimlerle geldik...aaa bunalım bunalım yeter valla, accık da eğlenin di mi... bilge sever hepinizi...
(Hamiş: eğer diğer resimleri de görmek istiyorsanız linki budur:

Şems'in 40 kuralı

17- Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.