7.3.09

Hillary'nin güvenlikleri...

Bana göre bugün çektiğim en keyifli resimlerden biri. Aslında sağdaki kişiyi kırpacaktım ama önemli bir görevi vardı!
Bence bir günü özetliyor. Hillary Clinton Anıtkabir'den inerken basın fotoğraf çekmek için resmen savaş veriyordu.
Sağdaki kırmızı kıravatlı, basının ileri geçmemesi için tüm gücünü kullandı. Çünkü kurallar böyleydi. 
Ama bana göre en etkilisi hemen sağındaki güvenlik. Elleriyle "asla" mesajı verirken gözleriyle de etrafa "hepinizi izliyorum" diyordu!

Sarılar içinde... ve burada bulunmaktan "gurur duyuyor"...



Üzerinde sarı ceket ve pantalon takımıyla gerçekten çok güzel gözüküyordu. Normalde hep giydiği ve göz rengine uyan lacivertten vazgeçtiği için içimden bir “oh” çekmedim değil. bugüne kadar Hillary’nin bulunduğu 3 toplantıdaydım ve üzerinde hep mavinin tonları vardı. Sabah atkısını boynuna atarak otelden çıktı ve yoğun programına başladı.

Başbakan Tayyip Erdoğan ile görüşmesi normalden yarım saat uzun sürdü. Kapıdaki güvenlikler iki kez harekete geçip araçtan indiler.

Ardından da Anıtkabir’e gittik. Önce üzerinde “ABD Dışişleri Bakanı” yazan çelenki koyduktan sonra defteri imzalamak üzere merdivenlerden indi. Orada bir süre durup halkı gülümseyerek selamladı. Burada yıllar önce gelmişti ve Türkler Clinton ailesini seviyordu.

Deftere yazdıkları ise kısaydı: “Burada bir kez daha bulunmak, Amerikan halkının dostluğunu sergilemek ve bu ülkenin kurucusuna saygılarımı sunmak büyük bir onur.”

Özel bir basına söyledikleri ise kısaydı: Buraya yıllar önce Devlet Başkanı’nın eşi olarak gelmiştim. Bugünse yeni bir yönetimin Dışişleri Bakanı olarak geldim. Büyük bir onur...”

Ardından yine motorlar çalıştı. Yolumuz artık Dışişleri Bakanlığı’nda...

Koşturmak koşturmak koşturmak


Sabah erkenden kortejle birlikte yola çıktık... Puffff nasıl bir koşturmaca. Otelde herkes sabah sıralanmış Hillary Clinton’un çıkmasını bekliyordu.

Biraz gerilim vardı üzerimde, çünkü nerede nasıl fotoğraf çekeceğimi ve nerelere katılabileceğimi bilmiyordum. Benimle birlikte 11 gazeteci daha var, kortejde. Bloomberg, AFP, Politico internet sitesinden gazeteciler. Yaptığım en iyi olay, onlarla birlikte koşup onlara katılmak. Araçtan inip resmen koşturuyoruz. Bu çok heyecanlı. Benim gibi Türk gazeteciler de kapıda çıkmalarını bekledi.

Ve güller sahibini sonunda buldu!



Hillary Clinton geldi… Tüm günü bu üç sözcükle de özetleyebilirim ama hayır… Cuma 21.00’da başlayan koşturmaca uçağın gece 2 buçuk sularında Esenboğa’ya inmesiyle sona erdi. Bu yaklaşık 7 saatlik olayımı özetliyorum: endişe, heyecan, koltuklarda uyuyan yetkililer… Gecenin sorusunu da ekleyeyim: “Blogger da ne?”

Önce küçük bir brifing aldım. Clinton’un programı, benim özgürlüklerim, sınırlarım, kurallar üzerine. İlk söylenense şuydu: “Yarın rahat ayakkabılar giy çünkü koşacağız!!!” Yani durum şudur: Konvoyda olacağım için Hillary indikten sonra arkasından hemen toplantıya girecek o çıkıp ilerlerken de hemen aracımıza koşacağız. Tüm söylenilenlere tamam deyip havaalanının yolunu tuttuk. Uçağın iniş saati ise geciktikçe geçikti. Gece yarısını çoktan geçmiştik. Koltukta uyuyan yetkililer vardı. Çünkü herkes cumartesi gününün koşturmacasına hazır olmak istiyordu. Eee fırsat varken kapayacaksın gözünü! Kural budur...

Elçilik çalışanları beni geri kalanlara, güvenlikçilere tanıştırdı. Kısa bir merhaba ve ilk başta sözünü ettiğim cümle: “Affedersin ama tam olarak ne iş yapıyorsun?”

Gazeteciyim diye özetlemek çabalarım boşa gitti. Herkese teker teker yazdıklarımı, nasıl buraya geldiğimi anlattım. “Mmmmm, çok ilginçmiş.” Evet benim hayatım hep ilginç zaten☺

Ben insanlarla konuşurken “üsttekiler” de köşelerde fısırdaşıyordu. Bu ortamları seviyorum. Çok önemli bir gündem olduğunda tüm hazırlıkların sorunsuz yaşanması için sürekli planlar yapılır; çoğunluğu da gizli! Ellerde blackberry’ler, kulaklarda telefonlar... Yorgun gözler...

Sonunda saat 2 buçuğa doğru Hillary Clinton’un uçağı göründü. Süper bir iniş, ardından kıvrak bir dönüşle önümüzdeydi. Ne yazık ki Clinton’un inerken fotoğrafını çekemedim. Çünkü Hillary ile sürekli seyahat eden diğer gazetecilerle konvoya katılacaktım. Yani koşmaya başlayacaktım.

Kortejle geçen ilk tecrübe, yanıp sönen mavi tepe lambaları ve kapaılmış yollar... Yorucu ama gerçekten keyifli bir günün bizi beklediğini hissediyorum.

Yarın görüşürüz...

(Not: Yukarıda gördüğünüz Sabah gazetesi muhabiri Mehmet Acar’a ait.)

Kırmızı halılar...


Bu resmi davetlerde, film açılışlarında kırmızı halı serilmesi hep ilgimi çekmiştir. Yani niye kırmızı da mavi, yeşil veya mor değil? 

İlk kez M.Ö. 458'de kırmızı halı serildiğinden haberiniz var mıydı? Agamemnon'un karısı, kocası Troya'dan dönerken sermiş. Ama Agamemnon "ben Tanrı değilim" diyerek yürümemiş üzerinden... Tarihte ilk resmi olarak serilmesi ise 1902 imiş...

Dün de havaalanına inmeden önce kenarda bekleyen rulo halindeki kırmızı halı, uçak gelir gelmez itiliverdi. Oradaki görevli yazık, dakikalarca öyle halının başında belki de en önemli işi yapmak için bekledi. 

Nedense bana bu kırmızı halı işi çok ilginç gelir! Size?

Çay mı Scotch mu?


Elçilik çalışanları, Türk Dışişleri yetkilileri ve geri kalanlar. Bekle allah bekle. Eeee ne yapar Türkler? Çay içerler. Ardından ne yaparlar? Yabancılara ikram ederler. Gece boyunca gelsin çaylar gitsin çaylar. Anlayacağınız caydanlıklar ocağın üzerinden kalkmadı, bardaklar da buradaki gibi ender boş kaldı...

(ama şunu söylemeden edemeyeceğim. sürekli çay ve ıhlamur servisinden bunalan bir Amerikalı'nın "ben bir Scotch viski istiyorum" diye seslenmesi uykusuz gözleri uyandırdı. Haksız da değildi!

Güller sessizce bekledi...


Herkes uçağı beklerken içeriye biri güllerle girdi. Uçağın kısa bir süre sonra ineceği sanılıyordu. Ama öyle olmadı... Herkes gibi güller de bir sandalyenin üzerinde Hillary Clinton'a verilmeyi sessizce bekledi...

6.3.09

Otelde K-9'la bomba arandı!!!


Hillary Clinton'un gelişi öncesinde Ankara tam alarmda resmen... Kalacağı otelin dört bir tarafında polisler ve çevik kuvvet araçları bekliyor.

Otele girdiğim andan itibaren önüme kocaman bir köpek çıktı!!! Eeee normalde kaç kez gezer ki bir köpek otel içinde... Asansöre biniverdi "küçük" köpek ve yukarı çıkarıldı. Tabii katını bilmiyorum!

Daha sonra adının "Max" olduğunu ve kadrolu Dışişleri Bakanlığı'nın köpeği olduğunu öğrendim. İşi gerçekten ağır!!! 

Güvenlik görevlileri, Hillary Clinton'un odasına çıkarıldığını söyledi. Bomba araması yapmış!!!

Ama acayip renkteki gözlerine bakıp uzaylı sanmayın. Fotoğraf makinem böyle işte ne yapayım! 

Güvenlikler ayrıca Hillary'nin geçeceği koridorları paylaşıyordu.

Yani Ankara Hillary için hazır!!!

Ankara'dayım..

Az önce inebildik!!! Saat 18.00... Uçağım tam 2 buçuk saat rötar yaptı. Önümde koşturmacalı, keyifli bir gün beni bekliyor. Bu gece ve yarın uyumak yooookkk!!!


Birazdan Hillary Clinton'un konvoyuna katılmak üzere otelden çıkacağım.

Hadi bakalım...

Beni izlemeye devam edin!

Arşivlerde gezinirken...




Bunu buldum... Yer San Francisco... Hillary Demokrat Parti'nin adaylığı için yarışırken, Bill Clinton da onun için bir toplantı düzenliyordu. Atladım hemen yanına tabii ki ve bir iki soru sordum. Ve de bu pozu çektirdim. Biraz patlak, mesafesiz ve ilginç duruş sergilemişim... (Not: yanımdaki kişiyi kırptım; zaten kaçak girmişti:))

Ankara vs İstanbul


Havaalanındayım... İstanbul'da hava ne kadar güzel... Ankaraya gidiyorum. En son Ankaraya yine bir söyleşi için gitmeye kalkmış, sis nedeniyle uçak 2,5 saat gecikmiş, randevum da bu yüzden iptal olmuştu. THY'nin verdiği sandviçlerle doyup, işe geri dönmüştüm.

Şu anda da şimdiden 1 saat 35 dakika gecikme var. Sanırım Ankara beni istemiyor.

Zaten İstanbullular Ankara'yı pek sevmez (ve de vice versa)... Sıkıcı, boğuk, küçük bulur; denizi bile yok diye işin içinden çıkarız... Ama saolsun Melih Gökcek her tarafa havuzlar yaptırdığı için Ankaralılar yemeklerini akan suya bakarak yiyebiliyor. EEe herkes Boğaz görecek değil ya dünyada, kolay mı İstanbullu olmak::))

Check-in yaptırırken artık Miles and Smiles'da Classic Plus'a geztiğimi söylediler. Yani THY'nin VIP lounge'undan faydalanabilecekmişim. Girdim, yemekler güzel... Her şey var.. Eeee internet de var. Rahat koltuklar falan. Doların inanılmaz yükselişi nedeniyle çevremdeki işadamları sürekli telefonda!!! Pek keyifli yani etrafı izlemek...

Bir de ilgilenenler için erkek ve kadınlar için mescit ve alaturka tuvaleti de ihmal etmemişler. Alaturka tuvalet yaa... Süper geleneksel ve sağlıklı. Neyse bu konuda yorum yapmıyorum.

Artık kalksın bu uçak...

5.3.09

Yaşasın Blog'um... Türkiye'de bir ilk... Hillary ile bir gün...

Tarihine baktım... 10 Ekim 2008'de "merhaba" diyerek başlamıştım blog'uma... Lise yıllarımdan beri tuttuğum günlüğü internete taşımak istemiştim. Tabii ki daha siyasi, daha dünyaya dair, daha gazetecilik izleri taşıyan cümlelerle. 5 ay boyunca ABD'nin tarihi seçimlerine, okuduğum kitaplara, dinlediğim müziklere, gittiğim ülkelere dair notlar aktardım meraklılarına...

En son İtalya yolculuğumda aldığım bir telefonsa, "blog"umun artık gerçekten önemsendiğini gösterdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, cumartesi günü Ankara'ya gelecek Hillary Clinton'ın "travelling press" yani, onunla seyahat eden az sayıdaki gazetecilere katılacak bir "blogger" istiyorlardı. Ve bunu bana teklif ettiler... Bir blogger olarak, cumartesi günü havaalanından gelişine ve ülkemizi terk edene kadar Clinton'a eşlik edeceğim. Onun girdiği bütün toplantılara girip, anında internet siteme yazacağım. Clinton'un bütün gün yanında olacak tek Türk gazeteci ben olacağım. Bu Türkiye'de bir ilk...

Kurallarsa kesin... Gazeteye kesinlikle yazı yazılmayacak, isteyenler blog üzerinden ilginç notları kullanabilecek. Ama benim bloguma atıfta bulunmak zorundasınız..!!!

Bu, benim için ve bütün blogger'lar için çok büyük bir adım. Gerçekten çok mutluyum.

Cumartesi günü online olarak görüşmek dileğiyle...

Sevgiler

3.3.09

İtalya'da minik bir kasaba: Carpineto...





İtalya muhteşem bir ülke... Roma ise büyüleyici...

Yıllar önce başlayan İtalyanca tutkumun arkasından gelen "dünyadaki bütün eğlenceli İtalyanları tanımayılım" takıntımın sonucunda yine yine yine Roma'daydım (rüzgar beni hep bu kente mi atmak zorunda?)

Evet bizim kültürümüze çok benziyor Roma gerçekten... Akdeniz ülkeleri arasında "İstanbul kadar deli" diyebileceğim tek kent Roma... İstanbul gibi hep canlı, turist akınına uğramış, eğlenceli, yüksek sesle -özellikle hiç durmadan cep telefonuyla konuşan insanlarla dolu, trafiğin sürekli kilitlendiği, kimsenin kimseye yol hakkı vermediği bir yer... Tam bizlik yani...

Bense yoğun geçen ayların ardından nefes almak için, en rahat edeceğimi düşündüğüm Roma'ya ve orada yaşayan Damiano ile Andrea adlı hayatımda en çok sevdiğim iki insanı görmeye gittim... Biz küçük bir aileyiz... Eğlenceleri, kavgaları, hüzünleri, duygularıyla küçük bir aile. Andrea "Mordana" adlı bir rock grubunda müzik yapıyor: myspace/mordana adresinden dinleyebilirsiniz...

Roma'yı tükettikten sonra kimsenin aklına gelmeyecek minicik bir kasabaya düştü yolumuz: Carpineto...

Roma'nın 1,5 saat dışında dağların ardında kalan ufak bir yer... Tipik bir İtalyan ailesiyle, muhteşem bir sofrada birbirinden güzel yemekler, ev yapımı şaraplar ve Limoncello içtim. Keyfime diyecek yoktu... Söylenenleri çat pat anlıyordum, ama uzun zamandır hiç bu kadar iyi vakit geçirmemiştim.

Ama tek bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim: İtalya'da ilk yemek olarak makarnanın gelmesine asla alışamayacağım biliyorum.

5 günlük tatil sonucunda şu sonucu çıkardım: ne kadar uzağa gidersen git, ne kadar başka insanlarla vakit geçirirsen geçir, bu kafayı omzunun üzerinde taşıdığın sürece asla düşüncelerden kurtulamıyorsun. kendini bulmak için hava değiştirmek değil, düşüncelerini rafine etmek gerek... ve de gülmek...


(ilgilenenler için mordana'nın klibi: http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&videoid=32606179)

26.2.09

Roma'dayim...

Sali gorusuruz... Cok mutluyum...

22.2.09

İki kadın... İki kesişen öykü... Ve fonda çalan müzik...



Bu hafta beni iki kadının sözleri kendimden geçirdi. İki kadın, birbirinden uzak ülkelerde yaşamış, birbirlerini hiç tanımamış, ama siyasete istemeden de olsa bulaşmış iki kadın... İsimlerini aynı sayfada görmenin neredeyse imkansız olduğu iki kadın.

Kimi kadınlar vardır bir yasak aşkın arkasından yıllarını harcar. belki bir gün bana gelir, herkesin bildiği kadını hayatından çıkarır ve yıllardır gizlediği beni korkmadan taşır. elimden tutar ve hep sevdiğim kadın aslında budur der. ona kadın, anne, sevgili, dost olur. Türkçenin çok ilginç bir yanı var. Karısını aldatan bir erkeğin ikinci kadınına "dost" deniyor. "Bir dostu varmış.." Buna neden dost denir acaba? Acaba gerçekten erkekler, "o" kadında kaybettiği benliğini, kişiliğini, huzurunu, yani dostluğu mu bulur?

Az önce Can Dündar'ın muhteşem belgellerinden birini "Tatarım"ı izledim. Adnan Menderes'i öldüğü güne kadar büyük bir aşkla seven, bu sevgisine sonuna kadar sahip çıkan opera sanatçısı Ayhan Aydan'ın hikayesini... Evliliğinde bulamadığı huzuru, Ankara'da tanıştığı Ayhan'da bulan, siyasetin iki yüzlü dünyasından kaçıp Ayhan'ın koynuna sığınan Menderes'in hikayesini... Orada şöyle bir cümle ediyordu aşkın tanıklarından biri: Ayhan Aydan'da huzur, dostluk bulmuştu Menderes...

Mahkemelere taşındı aşkları, "Evli olduğunu bilmeme karşın onu büyük bir aşkla sevdim" dedi genç kadın.

Geçtiğimiz hafta yalnız vefat etti Aydan. Geride doğmadan ölen 3 çocuk, doğduktan sonra ölen bir oğul, idam sehpasında bıraktığı bir aşkla. İzlerken gözyaşlarımı tutamadım. Yıllarca süren, sonu aldatılmayla biten bir aşka bir kadın nasıl böyle onurlu sahip çıkabilir diye...

Beni etkileyen diğer ikinci kadınsa Hillary Clinton'dı. Bir gün önce bu bloga sadece Hillary'yi yazacaktım aslında. İkisi ne alaka diyeceksiniz ama ben bağlayıverdim. Biri aldatılan diğeri ise "öteki" kadın... Hillary de güçlüydü, güzeldi, zekiydi. Ama o da milyonlarca insanın gözünün içine baka baka aldatıldı. Geçtiğimiz hafta Asya turundaydı, Hillary. Artık dışişleri bakanıydı ve ülkesinin dünyadaki imajını değiştirmek için ülkeleri gezdi. Ama neticesinde o dünyanın en çok tanınan 10 kadınından biriydi. Güney Korede bir üniversiteyi ziyaret ettiğinde ne siyaseti ne karizması ne de bakanlığı soruldu. "Bill Clinton'u sevdiğinizi nasıl anladınız?", "Sizce aşk nedir?"... Ne ilginç değil mi, bu kadar başarılı ol ve sadece aşkını merak etsinler. Öğrencilere, yıllar önce vefat eden bir arkadaşının hayatını özetlediği sözlerle yanıt verdi:

"I've loved and been loved. And the rest is background music..."

Yani, sevdim ve sevildim. Geri kalansa sadece fonda müziktir...

İki kadın da işte hayatını böyle özetledi... Eş, dost, sevgili ne olursan ol. ikisi de mesleklerinden çok hayatlarındaki erkeklerle anıldı. Biri hala hayatta, ama bence öldükten sonra en çok Aydan gibi aşkı için nelere katlandığı hatırlanacak. Belki biraz haksızlık ama ne yazık ki hayat bu... Fonda müzikler gelir geçer, aslolan aşktır...