Caminin ses sistemini, içinde saatlerce nargile fokurdatarak deneyen efsane mimar!!!
15.4.09
Günün haberi - yorumsuz
Van'da dostluk voleybol maçında "bana pas ver" cümlesini kürtçe söyleyen bir oyuncu ve kürtçe konuşan diğer arkadaşları, tekme tokat dövüldü. ardından da hastanelik oldular. Haberin başlığı da şudur: "kürtçe pas istedi, dayağı yedi"...!!!
Çiçeklerim içimde büyür...!!!
İki gündür etrafımı izliyorum da baktım herkesin ne çok derdi var... kiminin evi, kiminin arabası yok. kiminin aklı kiminin kalbi boş. Ama üzül üzül nereye kadar... yani bazen olur bazen olmaz. 50'inde kanserden ölmek istemiyorsan daha mutlu yaşayacaksın! anladım ki en büyük erdem sabır. Ve benim karakterimde en ama en az olan şey!
Mevlana'nın şu sözü mesela en güzeli: "Sabır acıdır; meyvesi tatlı..." Beklemek insana acı veriyor, bazen hayatındaki her şeyin netleşmesini istiyorsun bir anda. ama binlerce denklem var değil mi? şu olursa şu olacak; ee ama o "şu" niye bir türlü olmuyor. Ama bazen olmuyor işte... o anda susup kabullenmek ve biraz sabretmek gerekiyor sanırım. ben bunu da öğrenmeliyim. hayatı akışına bırakmayı... ama bunu yapan kaç kişi var mesela? sen yapabiliyor musun bunu okuyan sen mesela?
çiçek ekmeye karar verdim. sabrımın sonunu merak ediyorum... insanı eğiten bir uğraş olsa gerek... haftasonu gidip saksılar alıyorum. domates, biber ekicem. bir de atlas dergisi semizotu tohumu almış. onu da ekeceğim. bir de sarmaşık istiyorum... böyle ipe dolayacağım uzasın uzasın... gerçi evde bugüne kadar sayısız menekşeyi öbür dünyaya göndermiş, tek başıma sadık kaktüsümle başbaşayım ama olsun...
bu arada sabah bir haber okudum da acaba çiçek işinden vaz mı geçsem diye düşünmedim değil. Bir adam yanlışlıkla bir ağacın tohumunu yutmuş. yıllar sonra mide ağrısıyla gittiğinde içinde tohumun büyüyüp bir ağaca dönüştüğü görülmüş. Yaa bakın onun çok daha büyük bir derdi var! Dalları var resmen!!! Hani ağaç oldum denir ya bak o olmuş işte!
ben resmini buraya koymuyorum iğrenç... ama linkini aşağıda veriyorum. isterseniz girip bakın... Umarım sonum(uz) ona benzemez::)))
Ama düşünsenize beyoğlunda falan yürürken lale tohumu yuttuğunuzu... İşte gerçek bir İstanbullunun içine de ancak bir lale yaraşır... !!!
(içinde ağaç büyüen adamı gerçekten görmek istiyorsanız buyrun; ama gerçekten istiyor musunuz?: http://www.dailymail.co.uk/news/worldnews/article-1169861/Shocked-Russian-surgeons-open-man-thought-tumour--FIR-TREE-inside-lung.html)
Mevlana'nın şu sözü mesela en güzeli: "Sabır acıdır; meyvesi tatlı..." Beklemek insana acı veriyor, bazen hayatındaki her şeyin netleşmesini istiyorsun bir anda. ama binlerce denklem var değil mi? şu olursa şu olacak; ee ama o "şu" niye bir türlü olmuyor. Ama bazen olmuyor işte... o anda susup kabullenmek ve biraz sabretmek gerekiyor sanırım. ben bunu da öğrenmeliyim. hayatı akışına bırakmayı... ama bunu yapan kaç kişi var mesela? sen yapabiliyor musun bunu okuyan sen mesela?
çiçek ekmeye karar verdim. sabrımın sonunu merak ediyorum... insanı eğiten bir uğraş olsa gerek... haftasonu gidip saksılar alıyorum. domates, biber ekicem. bir de atlas dergisi semizotu tohumu almış. onu da ekeceğim. bir de sarmaşık istiyorum... böyle ipe dolayacağım uzasın uzasın... gerçi evde bugüne kadar sayısız menekşeyi öbür dünyaya göndermiş, tek başıma sadık kaktüsümle başbaşayım ama olsun...
bu arada sabah bir haber okudum da acaba çiçek işinden vaz mı geçsem diye düşünmedim değil. Bir adam yanlışlıkla bir ağacın tohumunu yutmuş. yıllar sonra mide ağrısıyla gittiğinde içinde tohumun büyüyüp bir ağaca dönüştüğü görülmüş. Yaa bakın onun çok daha büyük bir derdi var! Dalları var resmen!!! Hani ağaç oldum denir ya bak o olmuş işte!
ben resmini buraya koymuyorum iğrenç... ama linkini aşağıda veriyorum. isterseniz girip bakın... Umarım sonum(uz) ona benzemez::)))
Ama düşünsenize beyoğlunda falan yürürken lale tohumu yuttuğunuzu... İşte gerçek bir İstanbullunun içine de ancak bir lale yaraşır... !!!
(içinde ağaç büyüen adamı gerçekten görmek istiyorsanız buyrun; ama gerçekten istiyor musunuz?: http://www.dailymail.co.uk/news/worldnews/article-1169861/Shocked-Russian-surgeons-open-man-thought-tumour--FIR-TREE-inside-lung.html)
14.4.09
İçimden bi şey gelmiyor bugün!!!
Bugün içimden binlerce şey yazmak, öfkelenmek, haykırmak geliyor... ya da hiçbir şey karalamamak... yani keyifli bir şeyler yazmak hiç gelmiyor anlayacağınız... yani bindiğimiz trenin nereye gittiğinin belli olmadığı bir günde dışardaki güneşin ne kadar güzel olduğundan, çiçeklerin tomurcuklanmasının müjdesinden, evime kuracağım güzel dolabımdan, güzel bir bahar sabahından mı söz edeyim? yoksa daha ay başında ayın 30'unu getirememe korkumdan mı, kimi zaman kimsenin beni anlamadığını hissetmemden mi, yoksa fotoğrafı daha açıp da baktığımda bu bahar güneşinde kızların ellerinden tutan büyük ellerin sahiplerinin küçük kare bir odada sıkışmış olmalarından mı? şu güzel baharın bile keyfini çıkarttırmıyorlar ya!!!!
belki akşama kadar düzelirim, ama şu anda içimden hiçbir şey gelmiyor gerçekten!!! ya da çok şey söylemek... !!!
(keşke dünya yukarıdaki deniz gibi durgun, temiz ve keyfini çıkartmamızı bekleyecek kadar güzel olsaydı)...
13.4.09
Heyyy size sesleniyorum, evet evet bunu okuyan sana... bana oy verir misin?
Arkadaşlar... tamam o kadar profesyonel değilim, tamam belki çok geziyorum ve sizi günlerce ihmal ediyor olabilirim. tamam muhteşem resimlerim yok... öyle siyaset yapıp oy toplamaya da çalışmıyorum. kendi halimde öylece bir şey başlattım yıllarını bloga vermiş bir "dostumun" tavsiyesiyle... sonra büyüdü... "yorum" kısmının yanındaki rakamlar büyüdükçe benim de gülümsemem büyüdü... insanların hala bu gamsız dünyada mevlana'yla ilgili bir yazıya üşenmeyip yorumlar yazmalarını okuyunca gönlüm büyüdü...
şimdi sizden bir ricam daha var. internette bir blog ödülleri var. ben de naçizane başvurdum. bana oy verir misiniz?
sitesi bu: http://2009.blogodulleri.com/
oraya üye oluyorsunuz çok kolay. ardından da kişisel bloglar kategorisinden beni buluyorsunuz...
şimdiden ayırdığınız 10 dakika için teşekkürler!!!
şimdi sizden bir ricam daha var. internette bir blog ödülleri var. ben de naçizane başvurdum. bana oy verir misiniz?
sitesi bu: http://2009.blogodulleri.com/
oraya üye oluyorsunuz çok kolay. ardından da kişisel bloglar kategorisinden beni buluyorsunuz...
şimdiden ayırdığınız 10 dakika için teşekkürler!!!
bir pazar macerası...
Bir gün izni olunca insan bin parçaya bölünmek zorunda kalıyor. kapı kapı dolaştım dün ama ofiste çalıştığımdan daha çok yoruldum. valla. en azından bir ara uzandığımda bunu hissettim!
önce bir arkadaşımın iki aylık bebeğini sevmeye gittim sabah sabah. çok tatlıydı. ama yorucu iş anladım ki çocuk sahibi olmak. altını değiştir, emzir, uyut, altını değiştir, emzir, uyut, altını değiştir, emzir, uyut, altı... diye günler geçiyor. sonra o hep hayatında olacak hissi de ilginç bir şey. yani "hiçbir şeye fazla bağlanmama, sahip çıkmama, amaaaannn çok sıkılırsam çeker giderim" felsefesinin çöktüğü tek nokta çocuk galiba. belki de yüzyılın getirdiği gelir geçer heveslerin ardından hayatın "mmm demek her şeyin gelip geçici olduğunu sanıyorsun öyle mi, al bakalım sana bir bebek de gör kalıcı olmanın ne anlama geldiğini" demesi gibi...
öyle olduğun yere saplanıp kalıyorsun. yani en azından bir süre...
ama yine de çok şirindi. öyle yuvarlandık halıda...
öğleden sonra da ikeaya gittim. odama kıpkırmızı ama kıpkırmızı bir dolap aldım. matkapla duvara monte edilen cinsten. böyle ateş kırmızısından. böylece biriktirdiğim kağıtlar artık ortada paralanmayacak...
ne güzel eşyalar var değil mi orada? insanın ev alası ve içini oradan komple taşıyarak döşemesi geliyor. içine de İsveçce kitaplar mı koyacağız peki?
benim tek hayalim gerçekten şöyle boğaz gören bir evde oturmak. perdesi olmayacak ama! işten gelince hiç ışık yakmadan karşı yakanın ışıklarını görebileceksin doya doya. açacaksın bir kırmızı, uzatacaksın bacaklarını balkon demirlerine, fonda bir bruce springsteen...
Bugüne kadar gördüğüm en güzel kent bence İstanbul. Burada doğup büyüdüğüm için değil gerçekten öyle bence... en azından en güzel manzaraya sahip kenti... Eee burada yaşıyorsam, böyle bir evim olsun değil mi? değil mi ama?:))
önce bir arkadaşımın iki aylık bebeğini sevmeye gittim sabah sabah. çok tatlıydı. ama yorucu iş anladım ki çocuk sahibi olmak. altını değiştir, emzir, uyut, altını değiştir, emzir, uyut, altını değiştir, emzir, uyut, altı... diye günler geçiyor. sonra o hep hayatında olacak hissi de ilginç bir şey. yani "hiçbir şeye fazla bağlanmama, sahip çıkmama, amaaaannn çok sıkılırsam çeker giderim" felsefesinin çöktüğü tek nokta çocuk galiba. belki de yüzyılın getirdiği gelir geçer heveslerin ardından hayatın "mmm demek her şeyin gelip geçici olduğunu sanıyorsun öyle mi, al bakalım sana bir bebek de gör kalıcı olmanın ne anlama geldiğini" demesi gibi...
öyle olduğun yere saplanıp kalıyorsun. yani en azından bir süre...
ama yine de çok şirindi. öyle yuvarlandık halıda...
öğleden sonra da ikeaya gittim. odama kıpkırmızı ama kıpkırmızı bir dolap aldım. matkapla duvara monte edilen cinsten. böyle ateş kırmızısından. böylece biriktirdiğim kağıtlar artık ortada paralanmayacak...
ne güzel eşyalar var değil mi orada? insanın ev alası ve içini oradan komple taşıyarak döşemesi geliyor. içine de İsveçce kitaplar mı koyacağız peki?
benim tek hayalim gerçekten şöyle boğaz gören bir evde oturmak. perdesi olmayacak ama! işten gelince hiç ışık yakmadan karşı yakanın ışıklarını görebileceksin doya doya. açacaksın bir kırmızı, uzatacaksın bacaklarını balkon demirlerine, fonda bir bruce springsteen...
Bugüne kadar gördüğüm en güzel kent bence İstanbul. Burada doğup büyüdüğüm için değil gerçekten öyle bence... en azından en güzel manzaraya sahip kenti... Eee burada yaşıyorsam, böyle bir evim olsun değil mi? değil mi ama?:))
11.4.09
Apocalypse Now filminin kült sahnesi!
Apocalypse Now - I Love The Smell Of Napalm In The Morning - kewego
"You smell that? Do you smell that? Napalm, son. Nothing else in the world smells like that. I love the smell of napalm in the morning. You know, one time we had a hill bombed, for twelve hours. When it was all over I walked up. We didn't find one of 'em, not one stinkin' dink body. The smell, you know that gasoline smell, the whole hill. Smelled like... victory. Someday this war's gonna end.."
"You smell that? Do you smell that? Napalm, son. Nothing else in the world smells like that. I love the smell of napalm in the morning. You know, one time we had a hill bombed, for twelve hours. When it was all over I walked up. We didn't find one of 'em, not one stinkin' dink body. The smell, you know that gasoline smell, the whole hill. Smelled like... victory. Someday this war's gonna end.."
"Şu kokuyu alıyor musun? Kokluyor musun? Napalm'dır bu evlat. Dünyada hiçbir şey bunun gibi kokamaz. Sabahları napalmın kokusuna bayılırım. Biliyor musun bir keresinde bir tepeyi bombalamıştım 12 saat... Sona erdiğinde oraya yürüdüm. Onlardan tek bir tanesini bile bulamadık; kokan Vietnamlı bir tekini bile... Koku, o benzin kokusuydu bütün tepe. "Zafer" gibi kokuyordu. Bir gün gelecek bu savaş bitecek..."
10.4.09
Film Festivali başladı... bitiyor bile. Allah rızası için iyi bir film söyleyin...

Malum İstanbul'a film festivali geldi... Geçen yıl deli gibi kitapçığı ilk günden alıp incelemiştim. Bir sürü filme gittim. Ama en iyi iki tanesi Apocalypto Now ile Ulzhan'dı... İlki Vietnam Savaşı'nı anlatır. Muhteşem görselliği, "Tanrı" rolündeki Marlon Brando'su ve Robert Duvall'ın muhteşem komutan rolüyle efsane bir filmdir. Fonda The Doors'un "This is the end"iyle giren bir kült. İzlemeyen varsa ölmeden önce yapılacaklar listesinde birinci sıraya alıversin bakayım.
Diğeri de bir Kazak filmiydi. Karısı ve oğullarını kaybettikten sonra kendini ölmek için Kazakistandaki Tengri Dağları'na sürükleyen bir Fransız adamın öyküsü. Yolda Ulzhan adlı bir kızla tanışır... Arada Türkçe kelimeler de vardı. Yaa ne güzel bir filmdi gerçekten. Mekanlar aklımda, böyle uçsuz bucaksız ovalar, sonra karlar altında atıyla yürüyen bir Ulzhan... Gerçekten iki film de bittiğinde yerimden kalkamamıştım birkaç dakika...
Ama ya bu yıl... İkide iki yaptım ve şimdilik sıfır! Dün "Bu gece" adlı Fransızca bir filme gittim. Patlıyordum. Zaten salonun yarısı daha filmin yarısında terk ediverdi salonu. Bu akşam da Başsız Kadın'a gittim. Valla sonunu anlayan varsa yalvarırım bana anlatsın. Zaten yanımda bir adam oturuyordu... film tipik bir festival filmi. çıt yok, derin bakışlar, anlamsız sessizlikler. Kadını sürekli uyutmaya çalışan bir koca... Benim yanımdaki adamın ağzında da bir sakız. allahım çakkıdı çakkıdı çiğniyor. yaa insaf 1,5 saat boyunca hiç mi çenen ağrımaz yaa.. bir iki kere baktım ama nafile. zaten stresim iyice daraldım. valla kendimi zor attım dışarı...
neyse var programda birkaç film daha. Varsa gerçekten iyi filme gidenler söylesin ben de onlara gideyim... iyi film gibisini hiçbir şeye değişmem. bekliyorum bakın!
(Dünkü film Rex'teydi. Duvardaki Marilyn resimlerine hastayım ezelden beri. Bir tane koocccaaman da benim odamın duvarında vardır. Ne muhteşem bir kadın di mi?... )
9.4.09
Anketimizi hep beraber yuvarlak masa değerlendirelim! Foto sizi yanıltmasın:))
Malum Obama gitti... O gelmeden önce başlattığım sağ sütundaki anketlerden kendisiyle ilgili olanı sona erdi... 65 kişi oy kullanmış... Sonuçlara göre en çok İncirlik'i seviyor... İkinci sırada ise İsrail var. Ben Kuzey Irak o sıraya daha güzel gider diye düşünmüştüm son sürpriz ziyaretinden sonra...
Küçük bir araştırma yaptım internette. ABD'nin 156 ülkede askeri mevcut. 63 ülkedeyse üssü var. Bunlardan 7'si 11 Eylül'den sonra açılmış. 46 ülkedeyse hiçbir varlığı yok.
Ardından da Obama'nın gelişiyle ilgili haberleri detaylı taradım. Bizden Irak, Afganistan konusunda ne istediği, hatta gündeme gelip gelmediği bile yazmıyor. Patrikhane ile Ermenistan'dan başka konu yok görünürde... Oysa ki bizden çıkıp Irak'a gitti. Bana göre buradan aldığı duyumları Iraklılara aktardı. Oradan aldıklarını da Washington'dakilere...
Önümüzdeki aylarda göreceğiz artık neler olacağını.
(Fotoya dair... Biliyorum haberle gitmedi ama banane... New York'taki Times Meydanı'nda çektim son gittiğimde. Oha dedim, Obama tamam da bu kadar da abartılır mı yaa... Çok güldüm ama yine de. Yani bizde böyle bir şey olduğunu düşünsenize!!!)
Kalabalıktan bıktım diyorsanız buyrun "Oto Yıkamaya"...
Dün akşam çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştuk. Bugün doğumgünüydü, erken kutladık. Beni İstiklal'de güzel bir yere götürdü. Eminim bilenler vardır "Oto Yıkama" adı... Ben ilk kez gittim. İstiklal'den inebilirsiniz, ama aslında Tarlabaşı'na bakıyor. Yazın çok güzel oluyormuş. İçerisi nasıl harabe, nasıl eski püskü. Ama tıklım tıklım. Öyle köhne, kendi halinde... Minik bir ocak, eski masalar... Ama bir soğuk meze yedik, bir de hamsi... Fonda radyo alaturka... bayıldım valla... Kuytu, sessiz, salaş bir yer arayanlara duyurulur...
(Not: fotoyu ceple çektim. biraz kötü çıktı ama günlerdir bir Gli kedi var ya o aklıma geldi:)). bi de kazım koyuncu var ya bana yetti bile... son bir not, içerisi beşiktaş kokuyor buram buram. hani fener atkısıyla derbi öncesi giderseniz bilemem uyarayım:))
Canlı yayındayız...
Herkese yeni bir günden günaydın. Dün kendimi 11'de yatağa atınca sabah rahat uyanabildim... Güzel bir kahve ve kahvaltı... Ardından ofis... Haberler, günlük koşturmaca... Bizim yazı işlerine kameralar yerleştirildi. Canlı yayın yapacak az sonra bir televizyon kanalı. Heyecan oldu bir anda... Ben çıkmıyorum; çünkü yazı işleri toplantısında ben yokum. Ama arkadaki panoların üzerinden belki kafamı uzatırım görürsünüz:))
8.4.09
Koruyun ama uyumadan, yemeden, para almadan...
Son bir nokta daha söylemek istiyorum... Halkı, Obama'yı falan ele aldık... Ama bir konu var ki Hillary'den sonra da yazacaktım arada kaçtı...
Şimdi ben polis yanlısı biri değilimdir. Yani şiddet uygulamalarına (bakınız 1 Mayıs) kimse evet diyemez herhalde. Evet çok iyi gözle bakılan bir meslek de olmayabilir, ama yine de bir şey var aklıma takılan..
Hillary ve Obama'nın gelişinde gerçekten üzüldüm hepsine. Ankara'dayken bir korumayla sohbet ettim. Tam 48 saattir gözüne uyku girmemiş. Ok, belki kimilerinin mesleği gereği günlerce uyuyamıyor olabilirler. Ama çok az para alıyorlar. bütün gün sandviç, meyve suyu kumanyalarla ayaktalar. tabii mesainin olmaması da cabası. Amerika tarafı için çalışanlarsa saat akşam 6'dan sonra başlıyorlarmış mesai almaya. belki zor bir meslek olabilir ama polise de mesai ve iyi yemekler verilsin! Lütfen!
Şimdi ben polis yanlısı biri değilimdir. Yani şiddet uygulamalarına (bakınız 1 Mayıs) kimse evet diyemez herhalde. Evet çok iyi gözle bakılan bir meslek de olmayabilir, ama yine de bir şey var aklıma takılan..
Hillary ve Obama'nın gelişinde gerçekten üzüldüm hepsine. Ankara'dayken bir korumayla sohbet ettim. Tam 48 saattir gözüne uyku girmemiş. Ok, belki kimilerinin mesleği gereği günlerce uyuyamıyor olabilirler. Ama çok az para alıyorlar. bütün gün sandviç, meyve suyu kumanyalarla ayaktalar. tabii mesainin olmaması da cabası. Amerika tarafı için çalışanlarsa saat akşam 6'dan sonra başlıyorlarmış mesai almaya. belki zor bir meslek olabilir ama polise de mesai ve iyi yemekler verilsin! Lütfen!
İşte yurdum halkımın Obama sevgisi


Günlerdir yazmıyorum ya ne çok biriktirmişim... Dün Sultanahmet'te milletle konuşayım dedim. Yani akil adamlar yazıyorlar ya sabahtan akşama kadar tamam onları anlıyorum da. sıradan halk, yani sokaktakiler...
Taksim'deki çiçeklerin oraya uğradım. Neredeyse hepsi Obama'nın meclisteki konuşmasını izlemiş. "Ben duydum. Atatürk'ün dünyada barış sözünü söyledi. Aferin. Takdir ettim kendisini" diye patlattı.. Derya adlı çiçekçi... Eli de belindeydi. Bayılıyorum çingenelere... Ben de Trakyalıyım var bir kanın kayması... Ortak bir dil tutturup gülüyorum onlarla dakikalarca hep.. "Kalbi temiz, Bush gibi değil" diye de ekledi sonra. Yanındaki arkadaşı da Obama'nın Müslüman olduğundan emindi; gerçekten. "Dün ailem de Müslüman dedi ya... söyledi işte.. O da bizden!!"
Bir de çok güldüm. Obama'nın bizi AB'ye sokacak isim olduğunu söylüyordu Derya: "Gireyim de AB'ye her yerime estetik yaptırcam. Duydum orda ucuzmuş".. yaa bayılıyorum onlara:))
Sonra aylardır sabah görmediğim İstiklal'de yürüdüm. Tünel'den inip Karaköy'den Gülhane'ye çıktım. Bir baktım dizi dizi polisler... Her yer barikat. Bir amca. Elindeki şemsiyesini yere dayamış zor ayakta duruyor. Ama tınmıyor yani yağmurmuş barikatmış. "Hayırdır amca, niye bekliyorsun?"... "Eee Obama'yı tabii ki. Teee Dudullu'dan geldim" (bilmeyenlere dudullu, anadolu yakasında ümraniyenin arkasında çooookkk uzak bir yer yani) ... nasıl yani Obama için mi? "Evet bayılıyorum kendisine. İzledim konuşmasını. Müslüman din kardeşim benim. Bize hayırlı olacak bence. Mektup bile attım kendisine. Türkiye için yapması gerekenleri yazdım. Yanına gidip konuşcam." Ama konuşamadı. Çünkü Obama halkın arasına hiç ama hiç girmedi. Oysa ki diğer Avrupa ülkelerinde çok daha yakındı... Dönerken çok üzgündü. "İngilizce de biliyordum ben. where are you from... konuşacaktım. izin vermedi polis işte..." diyerek şemsiyesini dayaya dayaya yürüdü gitti...
Gerçekten inanamadım. 78 yaşındaydı Bingöllü amca. Adını sormayı unuttum. Ama bana Obama'nın gezisinden kalan en önemli anıydı. Belki haklıydı belki haksız ama önemli olan her şeyi izliyor. Televizyonları, gazeteleri... Hani var ya "biz halktan daha çok biliyoruz" diyenler... Onlara nanik yapıyor arkalarından millet. Hem de gülerek.
Taksim'deki çiçeklerin oraya uğradım. Neredeyse hepsi Obama'nın meclisteki konuşmasını izlemiş. "Ben duydum. Atatürk'ün dünyada barış sözünü söyledi. Aferin. Takdir ettim kendisini" diye patlattı.. Derya adlı çiçekçi... Eli de belindeydi. Bayılıyorum çingenelere... Ben de Trakyalıyım var bir kanın kayması... Ortak bir dil tutturup gülüyorum onlarla dakikalarca hep.. "Kalbi temiz, Bush gibi değil" diye de ekledi sonra. Yanındaki arkadaşı da Obama'nın Müslüman olduğundan emindi; gerçekten. "Dün ailem de Müslüman dedi ya... söyledi işte.. O da bizden!!"
Bir de çok güldüm. Obama'nın bizi AB'ye sokacak isim olduğunu söylüyordu Derya: "Gireyim de AB'ye her yerime estetik yaptırcam. Duydum orda ucuzmuş".. yaa bayılıyorum onlara:))
Sonra aylardır sabah görmediğim İstiklal'de yürüdüm. Tünel'den inip Karaköy'den Gülhane'ye çıktım. Bir baktım dizi dizi polisler... Her yer barikat. Bir amca. Elindeki şemsiyesini yere dayamış zor ayakta duruyor. Ama tınmıyor yani yağmurmuş barikatmış. "Hayırdır amca, niye bekliyorsun?"... "Eee Obama'yı tabii ki. Teee Dudullu'dan geldim" (bilmeyenlere dudullu, anadolu yakasında ümraniyenin arkasında çooookkk uzak bir yer yani) ... nasıl yani Obama için mi? "Evet bayılıyorum kendisine. İzledim konuşmasını. Müslüman din kardeşim benim. Bize hayırlı olacak bence. Mektup bile attım kendisine. Türkiye için yapması gerekenleri yazdım. Yanına gidip konuşcam." Ama konuşamadı. Çünkü Obama halkın arasına hiç ama hiç girmedi. Oysa ki diğer Avrupa ülkelerinde çok daha yakındı... Dönerken çok üzgündü. "İngilizce de biliyordum ben. where are you from... konuşacaktım. izin vermedi polis işte..." diyerek şemsiyesini dayaya dayaya yürüdü gitti...
Gerçekten inanamadım. 78 yaşındaydı Bingöllü amca. Adını sormayı unuttum. Ama bana Obama'nın gezisinden kalan en önemli anıydı. Belki haklıydı belki haksız ama önemli olan her şeyi izliyor. Televizyonları, gazeteleri... Hani var ya "biz halktan daha çok biliyoruz" diyenler... Onlara nanik yapıyor arkalarından millet. Hem de gülerek.
(Not: o Bingöllü amca, polislerin olduğu resimde en sağda duruyor. Görebildiniz mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
