Az önce inebildik!!! Saat 18.00... Uçağım tam 2 buçuk saat rötar yaptı. Önümde koşturmacalı, keyifli bir gün beni bekliyor. Bu gece ve yarın uyumak yooookkk!!!
Birazdan Hillary Clinton'un konvoyuna katılmak üzere otelden çıkacağım.
Hadi bakalım...
Beni izlemeye devam edin!
6.3.09
Arşivlerde gezinirken...

Bunu buldum... Yer San Francisco... Hillary Demokrat Parti'nin adaylığı için yarışırken, Bill Clinton da onun için bir toplantı düzenliyordu. Atladım hemen yanına tabii ki ve bir iki soru sordum. Ve de bu pozu çektirdim. Biraz patlak, mesafesiz ve ilginç duruş sergilemişim... (Not: yanımdaki kişiyi kırptım; zaten kaçak girmişti:))
Ankara vs İstanbul
Havaalanındayım... İstanbul'da hava ne kadar güzel... Ankaraya gidiyorum. En son Ankaraya yine bir söyleşi için gitmeye kalkmış, sis nedeniyle uçak 2,5 saat gecikmiş, randevum da bu yüzden iptal olmuştu. THY'nin verdiği sandviçlerle doyup, işe geri dönmüştüm.
Şu anda da şimdiden 1 saat 35 dakika gecikme var. Sanırım Ankara beni istemiyor.
Zaten İstanbullular Ankara'yı pek sevmez (ve de vice versa)... Sıkıcı, boğuk, küçük bulur; denizi bile yok diye işin içinden çıkarız... Ama saolsun Melih Gökcek her tarafa havuzlar yaptırdığı için Ankaralılar yemeklerini akan suya bakarak yiyebiliyor. EEe herkes Boğaz görecek değil ya dünyada, kolay mı İstanbullu olmak::))
Check-in yaptırırken artık Miles and Smiles'da Classic Plus'a geztiğimi söylediler. Yani THY'nin VIP lounge'undan faydalanabilecekmişim. Girdim, yemekler güzel... Her şey var.. Eeee internet de var. Rahat koltuklar falan. Doların inanılmaz yükselişi nedeniyle çevremdeki işadamları sürekli telefonda!!! Pek keyifli yani etrafı izlemek...
Bir de ilgilenenler için erkek ve kadınlar için mescit ve alaturka tuvaleti de ihmal etmemişler. Alaturka tuvalet yaa... Süper geleneksel ve sağlıklı. Neyse bu konuda yorum yapmıyorum.
Artık kalksın bu uçak...
5.3.09
Yaşasın Blog'um... Türkiye'de bir ilk... Hillary ile bir gün...
Tarihine baktım... 10 Ekim 2008'de "merhaba" diyerek başlamıştım blog'uma... Lise yıllarımdan beri tuttuğum günlüğü internete taşımak istemiştim. Tabii ki daha siyasi, daha dünyaya dair, daha gazetecilik izleri taşıyan cümlelerle. 5 ay boyunca ABD'nin tarihi seçimlerine, okuduğum kitaplara, dinlediğim müziklere, gittiğim ülkelere dair notlar aktardım meraklılarına...
En son İtalya yolculuğumda aldığım bir telefonsa, "blog"umun artık gerçekten önemsendiğini gösterdi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, cumartesi günü Ankara'ya gelecek Hillary Clinton'ın "travelling press" yani, onunla seyahat eden az sayıdaki gazetecilere katılacak bir "blogger" istiyorlardı. Ve bunu bana teklif ettiler... Bir blogger olarak, cumartesi günü havaalanından gelişine ve ülkemizi terk edene kadar Clinton'a eşlik edeceğim. Onun girdiği bütün toplantılara girip, anında internet siteme yazacağım. Clinton'un bütün gün yanında olacak tek Türk gazeteci ben olacağım. Bu Türkiye'de bir ilk...
Kurallarsa kesin... Gazeteye kesinlikle yazı yazılmayacak, isteyenler blog üzerinden ilginç notları kullanabilecek. Ama benim bloguma atıfta bulunmak zorundasınız..!!!
Bu, benim için ve bütün blogger'lar için çok büyük bir adım. Gerçekten çok mutluyum.
Cumartesi günü online olarak görüşmek dileğiyle...
Sevgiler
En son İtalya yolculuğumda aldığım bir telefonsa, "blog"umun artık gerçekten önemsendiğini gösterdi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, cumartesi günü Ankara'ya gelecek Hillary Clinton'ın "travelling press" yani, onunla seyahat eden az sayıdaki gazetecilere katılacak bir "blogger" istiyorlardı. Ve bunu bana teklif ettiler... Bir blogger olarak, cumartesi günü havaalanından gelişine ve ülkemizi terk edene kadar Clinton'a eşlik edeceğim. Onun girdiği bütün toplantılara girip, anında internet siteme yazacağım. Clinton'un bütün gün yanında olacak tek Türk gazeteci ben olacağım. Bu Türkiye'de bir ilk...
Kurallarsa kesin... Gazeteye kesinlikle yazı yazılmayacak, isteyenler blog üzerinden ilginç notları kullanabilecek. Ama benim bloguma atıfta bulunmak zorundasınız..!!!
Bu, benim için ve bütün blogger'lar için çok büyük bir adım. Gerçekten çok mutluyum.
Cumartesi günü online olarak görüşmek dileğiyle...
Sevgiler
3.3.09
İtalya'da minik bir kasaba: Carpineto...
İtalya muhteşem bir ülke... Roma ise büyüleyici...
Yıllar önce başlayan İtalyanca tutkumun arkasından gelen "dünyadaki bütün eğlenceli İtalyanları tanımayılım" takıntımın sonucunda yine yine yine Roma'daydım (rüzgar beni hep bu kente mi atmak zorunda?)
Evet bizim kültürümüze çok benziyor Roma gerçekten... Akdeniz ülkeleri arasında "İstanbul kadar deli" diyebileceğim tek kent Roma... İstanbul gibi hep canlı, turist akınına uğramış, eğlenceli, yüksek sesle -özellikle hiç durmadan cep telefonuyla konuşan insanlarla dolu, trafiğin sürekli kilitlendiği, kimsenin kimseye yol hakkı vermediği bir yer... Tam bizlik yani...
Bense yoğun geçen ayların ardından nefes almak için, en rahat edeceğimi düşündüğüm Roma'ya ve orada yaşayan Damiano ile Andrea adlı hayatımda en çok sevdiğim iki insanı görmeye gittim... Biz küçük bir aileyiz... Eğlenceleri, kavgaları, hüzünleri, duygularıyla küçük bir aile. Andrea "Mordana" adlı bir rock grubunda müzik yapıyor: myspace/mordana adresinden dinleyebilirsiniz...
Roma'yı tükettikten sonra kimsenin aklına gelmeyecek minicik bir kasabaya düştü yolumuz: Carpineto...
Roma'nın 1,5 saat dışında dağların ardında kalan ufak bir yer... Tipik bir İtalyan ailesiyle, muhteşem bir sofrada birbirinden güzel yemekler, ev yapımı şaraplar ve Limoncello içtim. Keyfime diyecek yoktu... Söylenenleri çat pat anlıyordum, ama uzun zamandır hiç bu kadar iyi vakit geçirmemiştim.
Ama tek bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim: İtalya'da ilk yemek olarak makarnanın gelmesine asla alışamayacağım biliyorum.
5 günlük tatil sonucunda şu sonucu çıkardım: ne kadar uzağa gidersen git, ne kadar başka insanlarla vakit geçirirsen geçir, bu kafayı omzunun üzerinde taşıdığın sürece asla düşüncelerden kurtulamıyorsun. kendini bulmak için hava değiştirmek değil, düşüncelerini rafine etmek gerek... ve de gülmek...
Yıllar önce başlayan İtalyanca tutkumun arkasından gelen "dünyadaki bütün eğlenceli İtalyanları tanımayılım" takıntımın sonucunda yine yine yine Roma'daydım (rüzgar beni hep bu kente mi atmak zorunda?)
Evet bizim kültürümüze çok benziyor Roma gerçekten... Akdeniz ülkeleri arasında "İstanbul kadar deli" diyebileceğim tek kent Roma... İstanbul gibi hep canlı, turist akınına uğramış, eğlenceli, yüksek sesle -özellikle hiç durmadan cep telefonuyla konuşan insanlarla dolu, trafiğin sürekli kilitlendiği, kimsenin kimseye yol hakkı vermediği bir yer... Tam bizlik yani...
Bense yoğun geçen ayların ardından nefes almak için, en rahat edeceğimi düşündüğüm Roma'ya ve orada yaşayan Damiano ile Andrea adlı hayatımda en çok sevdiğim iki insanı görmeye gittim... Biz küçük bir aileyiz... Eğlenceleri, kavgaları, hüzünleri, duygularıyla küçük bir aile. Andrea "Mordana" adlı bir rock grubunda müzik yapıyor: myspace/mordana adresinden dinleyebilirsiniz...
Roma'yı tükettikten sonra kimsenin aklına gelmeyecek minicik bir kasabaya düştü yolumuz: Carpineto...
Roma'nın 1,5 saat dışında dağların ardında kalan ufak bir yer... Tipik bir İtalyan ailesiyle, muhteşem bir sofrada birbirinden güzel yemekler, ev yapımı şaraplar ve Limoncello içtim. Keyfime diyecek yoktu... Söylenenleri çat pat anlıyordum, ama uzun zamandır hiç bu kadar iyi vakit geçirmemiştim.
Ama tek bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim: İtalya'da ilk yemek olarak makarnanın gelmesine asla alışamayacağım biliyorum.
5 günlük tatil sonucunda şu sonucu çıkardım: ne kadar uzağa gidersen git, ne kadar başka insanlarla vakit geçirirsen geçir, bu kafayı omzunun üzerinde taşıdığın sürece asla düşüncelerden kurtulamıyorsun. kendini bulmak için hava değiştirmek değil, düşüncelerini rafine etmek gerek... ve de gülmek...
(ilgilenenler için mordana'nın klibi: http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&videoid=32606179)
26.2.09
22.2.09
İki kadın... İki kesişen öykü... Ve fonda çalan müzik...

Bu hafta beni iki kadının sözleri kendimden geçirdi. İki kadın, birbirinden uzak ülkelerde yaşamış, birbirlerini hiç tanımamış, ama siyasete istemeden de olsa bulaşmış iki kadın... İsimlerini aynı sayfada görmenin neredeyse imkansız olduğu iki kadın.
Kimi kadınlar vardır bir yasak aşkın arkasından yıllarını harcar. belki bir gün bana gelir, herkesin bildiği kadını hayatından çıkarır ve yıllardır gizlediği beni korkmadan taşır. elimden tutar ve hep sevdiğim kadın aslında budur der. ona kadın, anne, sevgili, dost olur. Türkçenin çok ilginç bir yanı var. Karısını aldatan bir erkeğin ikinci kadınına "dost" deniyor. "Bir dostu varmış.." Buna neden dost denir acaba? Acaba gerçekten erkekler, "o" kadında kaybettiği benliğini, kişiliğini, huzurunu, yani dostluğu mu bulur?
Az önce Can Dündar'ın muhteşem belgellerinden birini "Tatarım"ı izledim. Adnan Menderes'i öldüğü güne kadar büyük bir aşkla seven, bu sevgisine sonuna kadar sahip çıkan opera sanatçısı Ayhan Aydan'ın hikayesini... Evliliğinde bulamadığı huzuru, Ankara'da tanıştığı Ayhan'da bulan, siyasetin iki yüzlü dünyasından kaçıp Ayhan'ın koynuna sığınan Menderes'in hikayesini... Orada şöyle bir cümle ediyordu aşkın tanıklarından biri: Ayhan Aydan'da huzur, dostluk bulmuştu Menderes...
Mahkemelere taşındı aşkları, "Evli olduğunu bilmeme karşın onu büyük bir aşkla sevdim" dedi genç kadın.
Geçtiğimiz hafta yalnız vefat etti Aydan. Geride doğmadan ölen 3 çocuk, doğduktan sonra ölen bir oğul, idam sehpasında bıraktığı bir aşkla. İzlerken gözyaşlarımı tutamadım. Yıllarca süren, sonu aldatılmayla biten bir aşka bir kadın nasıl böyle onurlu sahip çıkabilir diye...
Beni etkileyen diğer ikinci kadınsa Hillary Clinton'dı. Bir gün önce bu bloga sadece Hillary'yi yazacaktım aslında. İkisi ne alaka diyeceksiniz ama ben bağlayıverdim. Biri aldatılan diğeri ise "öteki" kadın... Hillary de güçlüydü, güzeldi, zekiydi. Ama o da milyonlarca insanın gözünün içine baka baka aldatıldı. Geçtiğimiz hafta Asya turundaydı, Hillary. Artık dışişleri bakanıydı ve ülkesinin dünyadaki imajını değiştirmek için ülkeleri gezdi. Ama neticesinde o dünyanın en çok tanınan 10 kadınından biriydi. Güney Korede bir üniversiteyi ziyaret ettiğinde ne siyaseti ne karizması ne de bakanlığı soruldu. "Bill Clinton'u sevdiğinizi nasıl anladınız?", "Sizce aşk nedir?"... Ne ilginç değil mi, bu kadar başarılı ol ve sadece aşkını merak etsinler. Öğrencilere, yıllar önce vefat eden bir arkadaşının hayatını özetlediği sözlerle yanıt verdi:
"I've loved and been loved. And the rest is background music..."
Yani, sevdim ve sevildim. Geri kalansa sadece fonda müziktir...
İki kadın da işte hayatını böyle özetledi... Eş, dost, sevgili ne olursan ol. ikisi de mesleklerinden çok hayatlarındaki erkeklerle anıldı. Biri hala hayatta, ama bence öldükten sonra en çok Aydan gibi aşkı için nelere katlandığı hatırlanacak. Belki biraz haksızlık ama ne yazık ki hayat bu... Fonda müzikler gelir geçer, aslolan aşktır...
Kimi kadınlar vardır bir yasak aşkın arkasından yıllarını harcar. belki bir gün bana gelir, herkesin bildiği kadını hayatından çıkarır ve yıllardır gizlediği beni korkmadan taşır. elimden tutar ve hep sevdiğim kadın aslında budur der. ona kadın, anne, sevgili, dost olur. Türkçenin çok ilginç bir yanı var. Karısını aldatan bir erkeğin ikinci kadınına "dost" deniyor. "Bir dostu varmış.." Buna neden dost denir acaba? Acaba gerçekten erkekler, "o" kadında kaybettiği benliğini, kişiliğini, huzurunu, yani dostluğu mu bulur?
Az önce Can Dündar'ın muhteşem belgellerinden birini "Tatarım"ı izledim. Adnan Menderes'i öldüğü güne kadar büyük bir aşkla seven, bu sevgisine sonuna kadar sahip çıkan opera sanatçısı Ayhan Aydan'ın hikayesini... Evliliğinde bulamadığı huzuru, Ankara'da tanıştığı Ayhan'da bulan, siyasetin iki yüzlü dünyasından kaçıp Ayhan'ın koynuna sığınan Menderes'in hikayesini... Orada şöyle bir cümle ediyordu aşkın tanıklarından biri: Ayhan Aydan'da huzur, dostluk bulmuştu Menderes...
Mahkemelere taşındı aşkları, "Evli olduğunu bilmeme karşın onu büyük bir aşkla sevdim" dedi genç kadın.
Geçtiğimiz hafta yalnız vefat etti Aydan. Geride doğmadan ölen 3 çocuk, doğduktan sonra ölen bir oğul, idam sehpasında bıraktığı bir aşkla. İzlerken gözyaşlarımı tutamadım. Yıllarca süren, sonu aldatılmayla biten bir aşka bir kadın nasıl böyle onurlu sahip çıkabilir diye...
Beni etkileyen diğer ikinci kadınsa Hillary Clinton'dı. Bir gün önce bu bloga sadece Hillary'yi yazacaktım aslında. İkisi ne alaka diyeceksiniz ama ben bağlayıverdim. Biri aldatılan diğeri ise "öteki" kadın... Hillary de güçlüydü, güzeldi, zekiydi. Ama o da milyonlarca insanın gözünün içine baka baka aldatıldı. Geçtiğimiz hafta Asya turundaydı, Hillary. Artık dışişleri bakanıydı ve ülkesinin dünyadaki imajını değiştirmek için ülkeleri gezdi. Ama neticesinde o dünyanın en çok tanınan 10 kadınından biriydi. Güney Korede bir üniversiteyi ziyaret ettiğinde ne siyaseti ne karizması ne de bakanlığı soruldu. "Bill Clinton'u sevdiğinizi nasıl anladınız?", "Sizce aşk nedir?"... Ne ilginç değil mi, bu kadar başarılı ol ve sadece aşkını merak etsinler. Öğrencilere, yıllar önce vefat eden bir arkadaşının hayatını özetlediği sözlerle yanıt verdi:
"I've loved and been loved. And the rest is background music..."
Yani, sevdim ve sevildim. Geri kalansa sadece fonda müziktir...
İki kadın da işte hayatını böyle özetledi... Eş, dost, sevgili ne olursan ol. ikisi de mesleklerinden çok hayatlarındaki erkeklerle anıldı. Biri hala hayatta, ama bence öldükten sonra en çok Aydan gibi aşkı için nelere katlandığı hatırlanacak. Belki biraz haksızlık ama ne yazık ki hayat bu... Fonda müzikler gelir geçer, aslolan aşktır...
21.2.09
Tango: 3 dakikalık aşk...

Daha önce de söylemiştim sevgililer gününe dair notlar yazacağımı. Geçtiğimiz cumartesi Tango Jean'deki (meraklıları için google.com lütfen) muhteşem partideydik. Herkes ne kadar güzel, ne kadar zarif, ne kadar keyifliydi...
Aslında tangonun pisti bence insanı büyüleyen bir yer. Kendini güzel, mutlu ve zarif hissediyorsun. İki insanın tutkuyla belki de sadece 3 dakikayı paylaşması... Hiç tanımadığın bir insanla "bir" olup ayaklarının yerden kesilmesi... Yorum şudur: bir kadın, çirkin yakışıklı olsun iyi ama çok iyi tango yapan erkeğe aşık olur!!! Ama durun bu öyle bir aşk değil kast ettiğim... Sadece o pistteki adama.. müzik biter ve ayrılınır... Sadece o 3 dakikadır aşkın süresi. O zaman tango 3 dakikalık aşktır belki de...
Hele bir de fonda "Por una Cabeza" çalıyorsa... Gözler kapalı, eller tek... Pistte kayan iki beden... Budur...
Not: TangoJean ne yazik ki o gece benim daha güzel bir fotoğrafımı bulamamış... Çok sevdiğim işyerinden Şenol abiyle birlikte sol başta dans ederkenle idare edeceksiniz artık... Daha güzelleri çok daha iyi dans etmeye başladıkça gelir...)
18.2.09
Dünyanın en muhteşem resimleri
Herkesin hayatında bazı fotoğraflar vardır derinden etkileyen... Kimi aşk, kimi savaş, kimi ölüm, kimi doğum üzerinedir. Alın size bu hatıranıza yenilerini ekleme fırsatı.
Her yıl "World Press Photo" kurumu, yılın resimlerini seçiyor. Belirli bir gazete veya dergide yayımlanmış olan binlerce fotoğraf arasından en iyiler ayıklanıyor. Dalları ise "spor, gündelik yaşam, haber fotografı, sanat, genel haber, portre"... Bu yılınkiler de bu hafta Hollanda'da dağıtıldı. Hepsine teker teker baktım. Spor fotografları mükemmel. Hele boks macı öncesi ve sonrasi diye portreler var inanılmaz!
Sonra albinoları çekmiş bir İsveçli fotoğrafçı. Travestilerin hayatları var. Eroldo Peres'in çektiği, Brezilya'da ölmüş bir gencin cesedinin etrafında toplanan ve kahkahalar atarak bu sıradanlığı kabul eden gençleri görmelisiniz.
Hepsi gerçekten bakmaya değer. Ben herhangi birini buraya alamadım, telif davası falan açarlar diye korktum. Ama eğer gerçekten iyi ama çok iyi fotograflar görmek istiyorsanız, aşağıdaki linke tıklayın. Açılmıyorsa "world press photo" kurumunu google'a yazın, link hemen geliyor.
http://www.worldpressphoto.org/index.php?option=com_photogallery&task=blogsection&id=19&type=byname&Itemid=224&bandwidth=high
Her yıl "World Press Photo" kurumu, yılın resimlerini seçiyor. Belirli bir gazete veya dergide yayımlanmış olan binlerce fotoğraf arasından en iyiler ayıklanıyor. Dalları ise "spor, gündelik yaşam, haber fotografı, sanat, genel haber, portre"... Bu yılınkiler de bu hafta Hollanda'da dağıtıldı. Hepsine teker teker baktım. Spor fotografları mükemmel. Hele boks macı öncesi ve sonrasi diye portreler var inanılmaz!
Sonra albinoları çekmiş bir İsveçli fotoğrafçı. Travestilerin hayatları var. Eroldo Peres'in çektiği, Brezilya'da ölmüş bir gencin cesedinin etrafında toplanan ve kahkahalar atarak bu sıradanlığı kabul eden gençleri görmelisiniz.
Hepsi gerçekten bakmaya değer. Ben herhangi birini buraya alamadım, telif davası falan açarlar diye korktum. Ama eğer gerçekten iyi ama çok iyi fotograflar görmek istiyorsanız, aşağıdaki linke tıklayın. Açılmıyorsa "world press photo" kurumunu google'a yazın, link hemen geliyor.
http://www.worldpressphoto.org/index.php?option=com_photogallery&task=blogsection&id=19&type=byname&Itemid=224&bandwidth=high
16.2.09
Nazım Hikmet'in dedesinin Küba maceraları...

Bu hafta Türkiye'de çok güzel bir kitap piyasaya çıktı. Küba'nın Ankara Büyükelçisi, muhteşem sıcakkanlı güleryüzlü Ernesto Gomez Abascal'ın kaleminden... Adı "Havana'da Türk Tutkusu"... . Konusu özetle şöyle: 2'inci Abdülhamit 198'de Enver Paşa'yı Küba'ya ajan olarak gönderiyor. Bu Enver Paşa Nazım'ın dedesinin ta kendisidir... Amacsa o sıralarda Girit'tekiler ayaklanmıştır. Osmanlı da bu direnişi durdurmak için Küba'nın İspanyol sömürgeciliğine karşı savaşını incelemek ister. Ne ilginç ve nasıl bir öngörü değil mi Osmanlı'da... İnanılmazlar yaa... Cebine para konar ve gider Enver Paşa çokkk uzak topraklara.
Sonra orada aşık olur, savaşırken yaralanır. Kime karşı savaştığı bilinmiyor, ancak Abascal'a göre, adayı ele geçirmeye gelen ve bunu da başaran ABD'ye karşı olabilir. Bu tabii ki bir varsayım ama düşünsenize bir Türk Küba'da savaşırken yaralanıyor. İşte İstanbul-Küba-ABD arasında geçen romanın özü bu...
Elciyle kitap üzerine iki hafta önce söyleşi yapmıştım. linki de budur.. http://arsiv.sabah.com.tr/2009/02/07//haber,D9132DEB8E024A97803E2283E3E6CB0D.html
Okuyunuz güzelleşiniz...
Türkleri sevmeyen Fransızlar...
Bugün ilginç bir gündü... Aslında uluslararası da diyebilirim. öğlen fransanın en ünlü düşünce kuruluşunun türkiye masasının başındaki uzmanla yemek yedik. oradaki dünyanın bize bakışını anlattı. özetle söylemem gerekirse fransızlar bizi merak ediyorlar ama uzaktan... sevmiyorlar yani kısaca... ne AB üyeliği, ne de türkiye ile ilgili diğer konuları konuşmak istiyorlar. hatta siyasilerin ve entellektüellerin türkiye üzerine konuşmaktan çekindiklerini söyledi. avrupa içinde bizi bu denli niye sevmiyorlar, ee bu da uzun bir konu. Ama yine de Ermeni cemaatine teşekkür etmek gerek, muhteşem bir lobiyle istenilenler olmuş gözüküyor.
ama her şey karşılıklıdır. İki hafta önce BBC'nin anketinde Fransa'yı 22 ülke arasında en az biz seviyormuşuz (bakınız: http://news.bbc.uk/2/shared/bsp/hi/pdfs/06_02_09bbcworldservicepoll.pdf
Anlaşılan o ki fransa şimdiki fransa olduğu sürece ve mesela oraya berlusconi gibi bir başbakan gelmediği sürece biz ab'ye biraz zor gireriz...::))
Tangoya dair kısa bir not...

Cumartesi gecesi Sevgililer Günü'nü kutladık. Tango'da... 2 ay oldu daha katılalı ama gerçekten çok güzel bir aile olduk orada... Geçtiğimiz hafta 4 gün üstüste oradaydım. Tangoyla ve muhteşem geceyle ilgili detayları daha sonra yazacağım. fotoğrafları İrfan Hocamın aktarması gerekiyor önce... ama yine de bu bana yeter ben de tangoyla ilgili bir şeyler öğrenmek istiyorum diyorsanız buyrun siteye: www.tangojean.com
(Not: yukarıda beni boşa aramayın... Ama bizim sevgi böcükleri adını verdiğimiz, birbirinden tatli insanların olduğu artık efsaneleşmiş Perşembe 7 buçuk sınıfımın büyük bir kısmı yine her ama her zamanki gibi tam teşkilat!!!!
14.2.09
Seni Seviyorum...
"doğru dürüst bir elbise bile yok üzerimde..
çırılçıplak kaldım...
yağmur, sırılsıklamım.
içim üşüyor, sensizlik....
mahkum gibi karanlıklar içinde
şu koskocaman dünyada yalanlar yalan hayatlar
kırıklar kırık düşler
içinde
içinde kaldım koca bir mavinin denizin,
deniz rengi gözlerinin
bıraksan beni, bıraktım seni
altımda bir ağ belirdi mi
düşsem tutacak mı beni dersin
içim acıyor
acı çalan bir çello gibi
içim üşüyor
uzatsam kilometrelerce uzaktan
uzaklıklar sona erer mi
erer mi
erer değil mi
ere
er
e...
ismin e hali
seviyorum seni..."
Sofi...
çırılçıplak kaldım...
yağmur, sırılsıklamım.
içim üşüyor, sensizlik....
mahkum gibi karanlıklar içinde
şu koskocaman dünyada yalanlar yalan hayatlar
kırıklar kırık düşler
içinde
içinde kaldım koca bir mavinin denizin,
deniz rengi gözlerinin
bıraksan beni, bıraktım seni
altımda bir ağ belirdi mi
düşsem tutacak mı beni dersin
içim acıyor
acı çalan bir çello gibi
içim üşüyor
uzatsam kilometrelerce uzaktan
uzaklıklar sona erer mi
erer mi
erer değil mi
ere
er
e...
ismin e hali
seviyorum seni..."
Sofi...
Evindar...
"...çünkü her insan bir limandır,
baş ucunda tekneler
çünkü herkesin hüznü kocaman,
aşkları dalgın
kimi kesik kanıyor şah damarından
kimi bozgunda yetim dervişan
kimi aşklarıyla, düşleriyle perişan
bu yüzden salıver düşlerini kendi uğruna yansın
salıver düşlerini ateşlere abansın!
tutunduğun yerlerinden solarken hayat,
bıkma atını mahmuzlamaktan
bıkma sendeki insan içinderin uçurumlar arşınlamaktan...!!"
Y. Odabaşı
baş ucunda tekneler
çünkü herkesin hüznü kocaman,
aşkları dalgın
kimi kesik kanıyor şah damarından
kimi bozgunda yetim dervişan
kimi aşklarıyla, düşleriyle perişan
bu yüzden salıver düşlerini kendi uğruna yansın
salıver düşlerini ateşlere abansın!
tutunduğun yerlerinden solarken hayat,
bıkma atını mahmuzlamaktan
bıkma sendeki insan içinderin uçurumlar arşınlamaktan...!!"
Y. Odabaşı
Sevilmeler Günü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)