30.4.09

bugün...

Bugün oysa ki çok mutlu başlamıştım güne... Keyifli bir telefon, ardından kahve kahvaltı ve vapur keyfiyle... Hava güzeldi, ve akşam tango vardı. Ama bir sürü şey oldu.. keyfim toptan kaçtı..

Sonra çok eskiden çok çok iyi dostum olan birinin sürekli haberlerimi çalıp arkamdan attıklarımı topladığını fark ettim. Bir kez daha benim bir işimin üzerinden nemalanmak istediğini öğrendim...

Tüm bunları yaşadığım anda koridorda hiç görmek istemediğim birini gördüm... Uzak kalmak istediğimiz kişilerin hiç beklemediğimiz anlarda gözümüzün önüne çıktığı zaman dimdik durmamız gerektiğini öğrendim (aslında hiç de dik duracak halimiz yokken bile)...

Böyle gidiyor işte gün... Bitsin artık üzüntüler...

......

Sen yoktun ben yalnız kalmayı öğrendim,
Acıya duvar gibi durmayı ögrendim,
Kaybolmuş bir dilin sözcükleri gibi,
Köksüz, bağsız durmayı öğrendim..
Vazgectiysen hep sağnak yağışlarımdan,
Vazgectiysen bitmek bilmez kışlarımdan,
Korkma kimseye ödenecek borcum yok,
Yok saymayı ben senden öğrendim........

Haftanın şarkısı... Bugün keyfim yok hiç... Öyle saatlerce bu şarkıyı dinleyip susasım var...

28.4.09

Komşu kızı güzellik yarışmasında...


Sabah internette "güzellik yarışmasına girdi işinden oldu" diye bir haber okuyunca annemin sözlerini hatırladım... git git git 2 hafta önceye... ne demişti annem; "aaa duydun mu bizim komşunun kızı da finale kalmış güzellik yarışmasında...kampa mı ne almışlar"
hangi komşunun? "karşı komşunun yaaaa"... yok işten atılan bizim kız değil...
duygu adı... minicik kızdı yaa o. hangi arada büyüdü de yarışmaya katıldı? hem o kadar güzel miydi ki? bilmem hiç öyle dikkat etmemişim. neyse girdim internete buldum fotolarını... sevmem ben güzellik yarışmalarını; insanlık ruhuna aykırı bir kere... kim kimden daha güzel? falan filan. tamam demogoji, feminizm yapmayacağım... allah yolunu açık etsin diyeyim bari:) inşallah dereceye girer...


(haberin linki http://www.hurriyet.com.tr/magazin/anasayfa/11525324.asp?gid=222... buradan bizim komşunun kızını da görebilirsiniz...)

Bir rüya gerçekten gerçek oluyor...


Leonard Cohen geliyor... Ben taparım kendisine... insanın içine işleyen, ruhunu alıp başka yere götüren adam... 5 ve 6 Ağustos'ta Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde... kaçırmamak gerek...

Nasıl ama???!!

İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın, başı kesilip bir gitar kutusunda bulunan Münevver Karabulut'un ölümü üzerine verdiği bir söyleşide kullandığı cümle:
"Kızlarına sahip çıksalardı"...

Ayşe Arman'ın söyleşisinde geçen diyalog:

“54 gün oldu aileye bilgi verilmiyor. Neden?”
“Ekiplerimi onlara yollamadığımı nereden biliyorsunuz?”
“Çünkü onlarla konuşuyorum.”
“Kızlarını neden takip etmediklerini de söylediler mi size?”
“Nasıl yani?”
“E takip etselermiş kızlarını!..”
“Ama 17 yaşındaki bir kızı sürekli kontrol edemezsiniz ki!”
“Sizin kızınız olsa, kaçta eve gelmesini istersiniz? Gece erkek arkadaşının evinde geç saatlere kadar kalmasına izin verir misiniz?”

Fonda çatışma, görüntüde lale bahçesi...

bi komik daha olay vardı bu sabah televizyonlarda. dün bütün televizyonlar, çatışmayı ayna gibi verip, adamın polisin ve sivillerin yerlerini tespit etmesine ve ateş açmasına yardımcı olması nedeniyle kanallara yayın yasağı geldi... tabii çoktan iş işten geçmişti.

ama bu sabah habertürk, yasak diye çatışmadan hiçbir görüntü vermedi. fonda haber anlatılıyordu, işte şurada çatışıldı, şu kadar kişi öldü diye... görüntüye ise koptum. laleler, çiçek sulayan insanlar, güllerin arasında yürüyen çocuklar. alt bantta; "habertürk yayın yasağına uyuyor" diye de bir not koymuşlar..

ama en komik yeri, tam çatışma sesleri gelince fonda gürültüyle çağlayan bir şelale ekranlara geldi. hani o da sesli ve hareketli, bu da gibisinden. çok komikti yaaa... eğer fırsatınız olursa mutlaka açın bakın haberlere.

ecelden kaçılmaz, görüyorsuuuuunnnnn...

Bu sabah 4 buçukta uyandım... Oysa ki daha kalkmama en az 2 saat vardı. hem gece de çok erken yatmamıştım. birkaç blog yazıp etrafı toparladıktan sonra cumburloppp...

neyse kaçtı uyku bir kez... gezindim kitap okudum, biraz uyukladım, biraz daha okudum. kahvaltı ettim... saat 6 buçuk gibi televizyonu açtım. artık dün bütün gün bostancıdaki çatışmayı izlemekten, dinlemekten gına geldiği için akşam haberlerini izlememiştim. sabah da hepsi aynı şeyleri veriyordu...

sabah haberlerinde star kanalında bir diyalog aktarıyorum. yer bostancıda çatışmanın olduğu yer. kulaklarıma inanamadım...

-muhabir: amca ne yapıyorsun burada?
- amca:): izliyorum çatışmayı olm.
-muhabir: hadi ben haber için buradayım. sen niye geldin?
- amca: meraktan.
-muhabir: peki amca vurulmaktan korkmuyor musun film gibi izliyorsun?
- amca: ecelden kaçılmaz. öleceksek her yerde ölebiliriz!!!

koptum yaa televizyon karşısında!!!

27.4.09

Gökten vapura bir kitap düşmüş, bilge de kapmışşşşş


Geçen vapurdayım. Hani şu yeni hizmete girenler. Ne kadar güzeller. Tertemiz, geniş, kat kat çık bitmiyor. Yukarısı ayrı bir keyif, arkası ayrı, içi ayrı. Mis gibi büfesi, tertemiz her yer. Bir de kapısı var biliyor musunuz inerken... öyle eskisi gibi halatın arkasında bekle, yanaşırken atla yok. bitti o günler. uzay üssü gibi kaygan kapılar var. önce vapur yanaşıyor, ardından demirden iskeleyi yerleştiriyorlar. sonra otomatik kapı açılıyor, insanlar iniyor. allahım dedim bu ne medeniyet. neyse herhalde artık atlarken iki arada kalıp kimse ölmeyecek...

neyse gündemim bu değil benim şimdi. neyse vapurdayım. koltuğun üzerinde bir kitap. istanbul büyükşehir belediyesinin baskısı. kimbilir nedir diye elime aldım. adı "yabancı gazetecilerin gözüyle istanbul"... adından da anlaşıldığı gibi dünyanın dört bir tarafından görev yapmak üzere buraya gönderilen ya da kendi istekleriyle gelen gazeteciler, istanbul'u nasıl gördüklerini anlatmışlar.

kitabın girişinde de topbaş bir not yazmış. lütfen bu kitabı okuduktan sonra bir toplu taşıma aracına bırakınız ki başka istanbullular da okusun. gerçekten bitirdikten sonra bırakacağım. sonlarına yaklaştım.

içeriğini sorarsanız, öyle güzel anlatmış ki gazeteciler İstanbul'u... Aralarında Amerika, Suriye, Katar, İngiltere, Japonya'dan gazetecilerin hikayeleri var...

Mesela Referans gazetesinden David Judson şöyle anlatıyor Türkiye'ye ait bir detayı: "Bu seyahatte Türkçe dilbilgisiyle ilgili ilk ciddi dersimizi de almış olduk. Edilgen fiil çatısının en çok ve en kibar şekilde kullanımını anlatmak için önümüzde "sigara içilmemesi rica olunur" yazısını taşıyordu. Daha sonra sigara ve diğer şeylerin engellenmesinin daha basit bir şekilde ifade edilebileceğini öğrenmiştim: Yasak!!!"... :))

istanbul'a dair ise ne güzel sözler kullanmış: ... beni geri getiren bu tavırdır. İstanbul bir kadına benziyor ve onu tarif etmeye; övmeye çalışanlara kahkahayla gülüyor. fakat bu kibar ve akıllıcı kahkaha insanı dönüp bakmaya kışkırtıyor. Ve ben defalarca, defalarca baktım ona..."

Bir diğeri de Tacikistan'dan Muratali Umarov... 6 günlük bir İstanbul gezi planı yapmış Umarov muhteşem bir liste ama. arka arkaya sıraladıktan sonra gezilecek yerleri şöyle bitiriyor: gerçeği söylemek gerekirse bu şehirde yaşadığım 10 sene içinde tarihi mekanların tamamını gezebilmiş değilim. ama sanırım bir tarih bilimci ya da tarih uzmanı istanbul'u incelemek için bütün hayatını harcasa bile ömrü vefa etmeyeceğine göre ben de mazur görülebilirim..."

Ben hala okuyorum kitabı. bitirdikten sonra da yine bir vapur koltuğuna bırakacağım... üzerine bir de tarih atarak. artık kimin kısmetine düşerse..

(fotoğraf bu pazar günü hatırası... hava ne güzeldi değil mi; kış geri geldi yaaa)


Big sülale is watching!!! Hoşgeldin Amcacığım...

Durum şudur arkadaşlar... Babam geçen günlerde beni aradı: canım kizim nasılsın diye başlayan, insanın gününün keyifli geçeceğini gösteren bir ses...

annem arar her zaman rutin olarak. ya sabah evden çıkmadan alışverişe ya da alışverişten gelip yemek yapmadan önce. bazen de yatmadan önce yoklar. ne yaptın, ne yedin, havalar ne soğuk gibisinden sıradan ama bir o kadar derin konuşmalar her gün yapılmazsa olmaz. yani benim annemle telefonda iki günden fazla konuşmamazlığım olamaz.. tabii eğer sülale; komşu; aile dedikodusu varsa bu konuşmalar günde birkaç keze de çıkabiliyor (allah masa arkadaşlarıma sabır versin valla)... hele haftasonu izin günlerimde kendisini daha bi anıyorum. önce evden arar açmıyorsam cepten çaldırır.. anneciğim uyuyorum, izinliyim biliyorsun yıllardır böyle niye uyandırıyorsun, sorusu kar etmez... "aaa başına bir şey geldi sandım arıyorum arıyorum açmıyosun"...

böyle işte... ama babalar öyle değildir asla... bi kere daha "cool"lar... onlar gerçekten ama gerçekten bir şey sormak ya da söylemek için ararlar. ya arabanın vergisi gelmiştir, ya bakımı lazımdır ya da bir organizasyon durumu vardır... geçen sabah aradığında sansürün havada kokusunun dolaştığını hissedeceğimi bilemezdim tabii ki...

halam ve amcalarımla rutin akşam yemeği olaylarından birini yapmışlardı. ama bu kez sohbet bana gelmiş... dinleyelim: "kızıımmmm, amcana senin blogdan bahsettim (amcam mühendistir ve kardeşler arasında en üst düzey okumuştur. bilgisayarda bilmem ne en son gelişmiş versiyonundaki programda mühendislik projeleri hazırlar. yani diyeceğim bilgisayardan bizim aileyi toplasan toplamından en az 3 kat daha fazla anlar)... "neyse kızım bahsettim blogdan. sonra girdi internete baktı; hepsinden çıktı aldı. zımbaladı sülalenin geri kalanına da çoğalttı. artık tıkların artacak, herkes öğrendi... bütün sülale seni okuyoruzzzzzz"...

içimden bir his aşağı doğru kaydı; sonra geri çıktı. boğazıma takıldı. "ne kadar sevindim babacığım, canımın ciğeri" derken acaba adresini değiştirsem bloğun geri kalanlara nasıl duyururum diye geçirdim beynimin sağ lobundan...

yani arkadaşlar, beni sevenler, sevmeyenler... diyeceğim şu ki bundan böyle tık sayım sülalem sayesinden kat be kat artacak. reklamın iyisi kötüsü olmaz tabii.. bir anda acaba şunu da yazsam mı bunu yazmasam mı diye düşünürken buldum kendimi. bu otosansür ne kötü bir şeymiş... mesela bir arkadaşım dubaiye gitti ve yenilebilir iç çamaşırlarının resimlerini çekmiş. bir haftadır elimde fotoğraflar koyamıyorum... ayyy gerildim valla. bu blog işi iyi de bilinse bir türlü bilinmese... türlü türlü bir hal aldım valla...

neyse stres yok.. zaten ben amcamı severim. üzerimdeki emeğini unutamam. üniversite sınavlarına girerken yanlarında aylarca kalmıştım. yengemin yemeklerini, amcamın sohbetlerinin tadı hala damağımda... o zaman derim ki amcacığım; hoşgeldin dünyama!! bilgenin dünyasına::))

26.4.09

Bu kazanda ne kaynıyor???


Tamam ben köyü ve köy hayatını bilmem. yani "ayy köyler ne güzel her şey doğal. sütü sağ masada, yumurtayı da arkadaki tavuktan aldım geldim" diyemem çünkü orada yaşamadım... gerçi annemler mesela bizim yazlıkta yaşayan tavuklardan bol bol yumurta topluyorlar. gerçi orasına da köy denebilir aslında; merkezden çooookkk uzak bir sahil kasabası. hem de istanbul'un göbeğinde aslında... neresi mi bakınnnnn ennnn ennn eski bloglara::))

neyse konumuz bu değil; bir soru aslında. ben köyden çok iyi anlarım diyenlere sorum!!! Sizce bu iki kadın kazanda ne kaynatıyor? Mevsim ekim...

hadi bakalım görelim tahminleri::)) 

Güzel Anadolu'm


Fotoğraflarım arasında gezinirken buldum bunu... Yani dedik ya dünya ne kadar umutsuz diye, içinizi kararttım sanırım. Alın size bir güzelliğin fotoğrafı; Anadolu'nun fotoğrafı!!!

Bursa'nın Misi köyü burası. Yıl da 2005. Dostum Pınar'la birlikte fotoğrafçılık kursuyla gitmiştik köye. 
Gezinirken öyle dar sokaklarında köyün; teyzeyi gördüm... kınalı ellerini, özenle kırılan zeytinleri (zeytin di mi onlar, seleeennnnn sen bilirsin::))...
işte bilge köyden bu kadar anlar::))
neyse siz güzel Anadolu'nun keyfini çıkarın... güzel bereketli ve umutlu Anadolu'nun...

25.4.09

vicious circle..

Artık bayıldık değil mi... sabah kalkıyoruz ermeni sorunu akşam yatıyoruz yine ermeni sorunu. bitmeyen bir çile bu bizimkisi. kim kimi öldürmüş, asıl öldürülenler kimler, soykırım mı değil mi, bu soykırımsa birinci dünya savaşında öldürülen türklerin hesabını kim verecek, hani hala gerçekten kemiklerin çıktığı çanakkalede ölenleri saçma sapan anmalar dışında kim hatırlayacak, kim kimden özür dileyecek, obama derse soykırım bütün sorunlar bitecek ermeniler ve türkler kardeş mi olacak, başka bir hrant öldürülmeyecek mi, ya da türkler almanyada yakılmayacak mı, ya da filistinliler gazzede katledilmeyecek mi, ya da müslümanlar amerikadan atılmayacak, afganistanda hıristiyanların boğazları kesilmeyecek mi... insanların dilleri, ırkları, renkleri, dinleri, kökenleri üzerine hesapların yapılmadığı başka bir dünya olsa da, kurulsa da, inşa edilse de, biriktirilse de... biz de mutlu olsak... ama olmayacak, bunlar bilgenin anlamsız hayallerinden biri olup karalamaların ardında silinip gidecek, yine türkler, yine ermeniler, yine müslümanlar, yine hıristiyanlar öldürülecek acımadan acıtmadan... uyanın elli yıl sonra yine aynı yerde sayıyor olacağız. keşke bir umut olsa, bir ışık olsa da tersine inanabilsek... keşke... keşke... keşke...

(başlık: kısırdöngü...)

24.4.09

yoksa dinleyemedin mi?

yok açamadım, bende flash/adobe/ve türevleri yoktur diyorsanız, bir de bu linki buldum:

http://www.reverbnation.com/sandraluna

Gözlerini kapat... hadi kapat... ama okuduktan sonra::))

Geçtiğimiz hafta tango kursunda bir çift bir şarkıda açılış dansı yaptılar. Açılış dansı milonga gecelerinin başlamasından önce yapılan bir dans. isteyen yapıyor; kendi tercihi bir şarkıyla...

Seçtikleri parça, Sandra Luna diye birinin milonga triste'siydi... Arkadaşlar ben böyle bir ses duymadım. ben kepçe google kazan ara ara ara.. binlerce kelime girdim ama bir videosunu bulamadım buraya ekleyecek. ama dinleyebileceğiniz bir link buldum. lütfen girin tıklayın ve dinleyin. ne olur...
çal düğmesine bastıktan sonra gözlerinizi kapatın... hafif rüzgarlı bir gecede bir sahilde oturuyorsunuz. kimse ama kimse yok. zifiri karanlık her yer. kent ışıkları yok, zaten o kadar uzaksınız ki kalabalıktan ışık bile yetişemiyor. uzanıyorsunuz taş iskeleye. sırtınıza hafif taşların çıkıntıları batıyor. başınızın altına koyuyorsunuz hırkanızı. gözleriniz yıldızlarda... fonda çığlık gibi içinizi yakan bir ses... hepimizin az da olsa hayal kurmaya hakkı var değil mi. bu karmakarışık hırsların karıştığı çirkin dünyada kendimize güzellik yapmaya hepimizin hakkı var... hele en çok da senin...

(link: http://sandralunatangovaron.blogspot.com/2005/09/sandra-luna-milonga-triste-sebastin.html)

22.4.09

Tecrübesizim demeyin, cesur olun!!!







Şöyle bir hayal edin... Adınız Damon Winter... ABD'de yaşıyorsunuz. Dünyanın en iyi gazetesine girmişsiniz (bu yazıda gazete New York Times). İki yıl olmuş, ama sizin yaşınız kadar orada çalışan fotomuhabirleri var. Tam işe girdiğiniz anda seçim süreci başlamış. Gazete bir sürü fotomuhabiri görevlendiriyor adaylardan Barack Obama'nın seçim kampanyasını izlemek için... Size de diyor ki; "git takıl, senden bomba fotoğraflar beklemiyoruz. daha yenisin. arkalarda kal, tecrübe kazan."
Sudan çıkmış balık gibisiniz. Etrafta Washington camiasını yakından tanıyanlar arasında 37 yaşında Los Angeles'tan gelmiş birisiniz. Kurallar nedir, kiminle samimi olunur, nasıl Obama'nın yakınına girilir bilmiyorsunuz. Neyse diyorsunuz ben de kafama göre takılırım. İnsanlar, yüzler, gölgeler... günde bazen 3-4 mitingi izliyor, uyuyacak vakit bulamıyorsunuz. Fotoğraflarınız yayımlanıyor, ama o kadar da sık değil. Arada Obama'nın güvenliklerinden de bol bol fırça yiyorsunuz, "kuralları aşma" diye...

Neyse, günün birinde şu Pulitzere ben de başvurayım belki talihim döner diyorsunuz... Ve evet, yüzbinlerce fotoğrafın, onlarca tecrübeli fotomuhabiri arasından siz ipi göğüslüyorsunuz... Şaşkınlık içinde 2009 Pulitzer Fotoğraf Ödülü'nü kucaklıyorsunuz...

Ben ne anlarım bu işten biliyor musunuz? İşyerinde, üst koltuklarda oturanların hadi olm diyerek alttakilerin önünü açmasının öneminden. Kompleksleri, gerilimleri, "beni geçer mi acaba" korkularını bir kenara bırakarak sadece işyerinin (bu durumda gazetenin) prestijini düşünerek önemli adımlar atabilme cesaretini anlıyorum!
O kişinin de korkmadan bütün yeteneklerini, kendine verilen bu fırsatta değerlendirerek başarmasını anlıyorum... Kimi zaman tecrübe değil, "acar muhabirlik" kazanıyor!!! Bu kadar... Ama yeter ki bir fırsat verilsin, bir fırsat! Bugüne kadar ABD seçimleriyle ilgili binlerce fotoğraüf gördüm ama Winter'ınkiler gerçekten ama gerçekten çok güzeller... Siz de buyrun keyfine...
(NOT: yok ben hepsini görmek istiyorum diyorsanız link: http://www.pulitzer.org/works/2009-Feature-Photography)

Obama'yı enine boyuna ölçelim Pulitzer'i kapalım!

Gazetecilerin bir sürü ödülleri var.. fotoğraf, haber, araştırma dallarında yıl içinde onlarcası veriliyor. savaş muhabirleri, cesaret ödülleri vs. vs... ben hiçbirini alamadım henüz. bir kere başvurdum gerçi, belki seneye daha iyi birkaç haberle... kısmet...

ama hep alanlara özenirim. yani insan kendi mesleğinde başarılı olanlara özenmez mi? bunu söylemek kötü bir şey değil ki di mi?... mesela gündem yaratan bir haberle ödül almak ne güzel olurdu kimbilir...

Neyse, bu yıl da dünyanın en iyi gazetecilik ödüllerinden biri olan Pulitzer verildi. New York Times gazetesi ödüllerin büyük bir kısmını topladı. İnternet gazeteciliğine neredeyse teğet bile geçmediler. Hala araştırmacı gazetecilik birinci sırada!!! Yani sahada, arazide olanlar...

Uluslararası haberler dalında Afganistan ve Pakisan'daki habercilikleri ödülü aldı NYT'nin.. Savaş koşullarında zor gazetecilik yapmak. El Kaide'yle burun buruna çalışmak; hele de önümüzde bir Daniel Pearl (bakınız google) örneği dururken!

Ama ben en çok iki ödüle değineceğim. Bunlardan ilki "Obama metre"yle alınan ödül... Çok komik değil mi? Fikir süper ama. Bir gazetenin kurduğu internet sitesinde yapmışlar bunu. Sitenin adı "www.politifact.com". Obama'nın seçim kampanyasında verdiği sözleri sıralamışlar. Üşenmemişler, şimdilik 500'e dayanmış durumda. Arasında dış politikadan ekonomiye kadar her başlık var. Tüm başkanlığı boyunca da bunların kaçını tutuyor, kaçında istikrarlı, kaçında yan çiziyor. Hepsini teker teker yazıyorlar. Bu da sonunda bir Pulitzer getiriyor!!! Süper değil mi::)) Bizimkiler için de bunu yapsak ne olurdu acaba? Kaçına "yeşil" kaçına "kırmızı" atılırdı mesela... Dokunulmazlıklar, Alevi hakları, dış politika, AB... Kaçına sizce?

I can't take my eyes off you...

Dün gece yine Cnbc-e'deki Closer filmine takıldım. Kaçıncı kez bilmiyorum izledim. diyaloglar, gerçekler, yalanlar... insanın ilişkileri derinlemesine "görmesini" sağlayan film... İzlemeyenlere şiddetle tavsiye edilir... Filme kadar buyrun soundtrack'ine... kulaklarınızın pası gitsin diye...


Damien rice closer
Yükleyen vanallen

mutluluğun kareleri...

Daha önce de söylediğim gibi düğünden bazı resimleri ayıkladım... "çok özel" olmayanları buraya koydum... Her gelin güzeldir benim arkadaşlarım daha da güzeldir::))




Zor iş düğün; saç, bakım... Erkekler sizin işiniz kolay saç-sakal bitti. Valla biz sabah 8'de girdik (ben uyuyakaldığım için 9 buçukta katılabildim); 12de çıktık...

Ve işte gelin mahalleye girer!!!:))


Annem... İlk dans...

21.4.09

Şiir sevenlere duyurulur...


günlerdir yazmıyordum ya amma biriktirmişim... Genelde diğer bloglarda bir tane yazılıyor gün içinde.. komik videolar falan bitiyor. bense kendim, dünya hakkında yaz yaz bitiremiyorum. aslında malzeme çok da vakit yok işte...

Şiir sevenler için bu yazı... istanbul'da bir şiir festivali başladı. güzel şiir dinletileri, konferanslar var. belki vakti vardır birilerinin, şiire de aşıktır; "ne yaparım ederim giderim" der ve gider!
İsteyenler için programı da bulabileceğiniz internet adresi: http://www.siirfestivali.org/docs/Festival_Program.pdf

Ufak da bir not vereyim. 5-6 yıl önce kitap fuarı hala Tepebaşı'ndayken gitmiş, küçük iskender'in bir şiir dinletisini izlemiştim. tadı hala damağımdadır. o küçük incecik bedeninden çıkan ne gür, ne muhteşem ne etkileyici bir ses, bir insanın içine işlemedir iskender'in şiir okuması... varsa vaktiniz mutlaka izleyin; en azından bir kez hayatınızda!

Ne güzel bir dergiydin sen brunch.!!!

























Gazeteciyim ya işim oturup gazeteleri okumak, benimkine haber bulmak, yapmak, araştırmak vs... İzin günlerimde genelde bir sürü gazete alıp onları saatlerce okumayı seviyorum. her ailede vardır ya kahvaltıdan sonra alınır gazeteler herkes bir köşesine çekilir, koyulur kahvaltı sonrasına saklanan iki bardak çay... ve okunur. sonra birbirine beğendiğin yanları tekrar okursun...

pazar ekleri artık bence çok birbirine benziyor. bir hafta içinde olan haberlerin çoğu tekrarı. tabii ki çok iyi söyleşiler, aaa bu da ne ilginç denen köşeler yok değil. ama ben artık olmayan bir dergiyi çok ama çok arıyorum: Brunch!!!

Var mı hatırlayan? Akşam gazetesi veriyordu. Küçük boyutu, ince parlak sayfaları vardı. Ama en güzel yanı, muhteşem kapaklara ve konulara sahipti. İlk elime aldığımda, "işte aradığım dergi budur" demiştim. Onun sayesinde Ayn Rand'ı tanıdım mesela, birbirinden ilginç yazılarla tanıştım. Ama artık yok... Neden bilmiyorum; ekonomik krizse, pazar ekini kapatsın akşam brunch'ı yeniden başlatsın! İsterseniz aşağıdaki linke tıklayıp eski sayılara göz gezdirebilirsiniz. Hani insanı doyuran yazılar vardır ya bir solukta okursunuz öyle bir his istiyorsanız tabii... Ben de size en beğendiğim kapaklardan bazılarını sunuyorum... Gözünüz güzel dergi görsün:))

Pacino vs. de Niro


Al Pacino deyince aklıma yüzyılın en büyük sorusu geldi: Al Pacino mu yoksa Robert de Niro mu? İkisi de birbirinden karizmatik, ikisi de birbirinden muhteşem oyuncular. Birlikte sanırım sadece "Heat" filminde oynadılar. Biri polis diğeri ise mafyaydı! Masada hesaplaşmaları artık kült sahneler arasında...

Sonra ikisini karşılaştıran en iyi yazı bence Akşam gazetesinin artık yayınlanmayan Brunch ekindeydi. Bir kapak yapmışlardı, hala unutmadım. internete girdim bakındım bir saat ve sonunda buldum!
hatırlatmak istedim hatırlayanlara tabii ki:))

İnsan Al Pacino'ya aşık olur mu olmaz mı?

Bir düğün, bir dost....

Düğün bitti... Sabah 10dan gece ikiye kadar iki çivinin üzerinde yürümek, onlar üzerine dans etmek, arada da araba kullanmak zorunda kalmamak dışında her şey mükemmeldi...

insanın en yakın arkadaşlarından birini evlendirmek ne güzel bir duyguymuş... resimleri aktaracak vakit bulamadım henüz ama çok artistik resimler çektim... (aktardığım gibi bu bloğun tepesinde görebilirsiniz.. bir de dansöz sürprizim var. en son dansözü erkek kardeşimin sünnetinde görmüştüm; yıl 92!:)

sabah kuaförden gece ayrılana kadar sağ işaret parmağın deklanşöre basmaktan helak oldu... gece elbisesi, ayakta topuklular, omuzdaysa kocaman bir makineyle fotoğraf çekmek çok da kolay olmadı, ama arkadaş uğruna her şey kadirdir!!!

3 kız kardeş ve bir anneden oluşuyor arkadaşımın ailesi... evden çıkarken annesine sarılışını asla unutamayacağım. onun çektiği bütün acıları, üzüntüleri, mutlulukları, sevinçleri biliyorum. sonra her şeyden bunaldığı bir anda Kaz Dağları'na tatile gitti ve orada şimdiki eşiyle tanıştı. Hayat ne ilginç değil mi; önümüze sunduğu hikayeler hep insanı şaşırtıyor.

Sonunda mutlu olduğunu bilmek ve bugün Roma'dan -hem de balayında- beni arayarak "Bilgeeeee burası ne güzel bir kenttt... Çok mutluyum" demesinden daha güzel bir duygu olamaz bir dost için... Bu dünya arkadaşlarsız ne kötü olurdu değil mi?

Düşünsenize, gecenin bir yarısında kaç kişiyi arama cesaretini gösterebilir ki bir insan 21'inci yüzyılda. lisedeyken bir arkadaşım vardı, derya; artık ayrı yollara sürüklendik. kimbilir nerededir şimdi. izini kaybedeli yıllar oldu. ama hatırlarım da lisede bütün gün birlikteydik; akşam da eve gelir telefonda en az 2 saat konuşurduk... dedikodu yapar kaynatırdık. ne konuşurmuşuz acaba o kadar?

Yıllar geçti, hayatlarımızdan birçok kişi geldi geçti. kimileriyle çok iyi olduk, sonra selamı bile kestik. zaman böyle galiba. çabuk sevilip çabuk unutuluyor insanlar. yani zaten zor bir dünyada başkalarının kusurlarını bularak küsmek ne komik geliyor... Ama ben yine de direniyorum geri kalanlarla::)) hep birlikte direniyoruz.
kimi izmirde, kimi karamürselde, kimi urfada, kimi romada, kimi de new york'ta... Bakıyorum da şöyle bir saat kaç, mevsim ne olursa olsun her an zilini çalıp içeri girebileceğim ne çok dostum, ne çok kapım var. Soru sormadan, sorgulamadan...
Benim kapım da onlara hep açık... Bilirler... Bir uçağa atlayıp, bir trene binip, arabayı gazlayıp gidebilme ve mutlaka size açılacak bir kapının varlığını bilmek, sadece bu "bilmek" duygusu bile insanı ne mutlu ediyor. Hele de artık herkesin birbirine yabancılaştığı, selam vermekten bile kaçtığı, kötü taraflarını bulmak için çabaladığı bir dönemde... Neyse ki ben şanslı azınlıktayım::))

18.4.09

yarın düğünümüz var. bekleriz!!!

Yarın -teknik olarak bugün- cumartesi, burada yokum... bundan 4 yıl önce italyanca kursunda yanıma oturma gafletini işlemiş, ardından da hayatına dost olarak beni almış canım arkadaşım dünyaevine giriyor. buna da niye dünyaevi denir acaba? ne ilginç...

neyse benim binlerce görevim var. sabah 6da kalkmak gibi mesela... birbirinden güzel düğün resimleri, eğlenceden topuklarla gezilen bir günün sonunda ayaklarına kara sular inmiş, ama yine de huzurlu bir şekilde geri dönmek kaydıyla......

17.4.09

Gelsin cezalar yürüsün yiğidolar...

Önce bir liste....

Arda Turan: 3 maç.
Emre Aşık: 2 maç
Sabri Sarıoğlu: 2 maç.
Diego Lugano: 5 maç.
Semih Şentürk: 3 maç
Volkan Demirel: 3 maç ceza!!!
Toplam: 18 maç ceza verildi...

Daha önce de demiştim çok futbol izlemem. takip etmem... yani en azından artık etmiyorum. keşke emre belözoğluna da ceza gelseydi. olaylara karışmadı galiba ama ben sevmiyorum onu... el hareketlerini karakterini. sevmiyorum işte.

gelelim bizim evin renk durumuna:
Babam koyu fenerlidir; en koyusundan... iyi de futbol bilir, öyle maç izleyip kapatanlardan değil. eskileri anlatır mesela saatlerce, keyifli maç izler. tabii fener gol yiyene kadar...:)
erkek kardeşim ve ablam da fenerli... annem öyle ortada/nabza göre şerbet durumunda. fener maçlarında babamın yanında gerisinde Sivas. doğum yeridir kendisinin... Evde atkısı bile var Sivasspor diye. Ben beşiktaşlıyım... öyle işte / tek siyah ördek...

Yukarıdaki ceza tablosuna bakınca sivas ile beşiktaşa yaradı gibi görüyorum. ben yine de sivas şampiyon olsun isterim; anadolu takımları alsın yürüsün işte!!! istanbul da beklesin biraz, yeter yedi yedi yedi kaymağı!
hem annem de sevinsin. babam da sevinir, galatasaray olacağına sivası tercih eder tabii ki...
Girdim sivasspor'un internet sitesine... ne güzel yapmışlar. kulüp sadece 32 yıl önce kurulmuş. niye yiğido deniyormuş? "medeniyetlerin ev sahibi, yiğitlerin harman olduğu yer" diye yazıyor.

böyle işte. umarım trabzon dışında bir anadolu takımı daha şampiyon olur da "dört büyükler" sözü artık "beş büyükler" olur...

Karayollarına çağrıdır!!!

Yalvarırım Birinci Köprü'nün hemen çıkışındaki iki kasisi kaldırın... Metrobüs yaptılar yol açılsın diye. Bir işe yaramadı...
Şimdi de çıktı bir kasis... Tam köprünün çıkışında arabalar duruyor, üzerinden geçiyor. Sonra o duranın ardındaki, sonra onun da ardındaki, sonra onun en arkasındaki derken kilometrelerce bir kuyruk.
Uyu uyan... Gözümü açıyorum daha altunizade çıkışında bile değiliz. Açıyorum kitabımı, okuyayım. Ama ne fayda. Sabahın köründe de okunmuyor ki İstanbul'un tarihi üzerine kitaplar. İçimden geçiriyorum; "600 yıl önce ne güzelmiş bu kent, şimdi ne haldeyiz" diye. Yani köprünün üzerinde bayılırken, geçmişte Konstantiniyye'nin muhteşemliğine hasret duymak ne acıdır::))

Neyse yani durum şudur: geçiyoruz 1,5 saatte karşıya...
Karayolları Yeeteeerrr!!

Kaldırın şu kasisleri!

Hep beraber söylüyoruzzzz!!!!! Deşarj oluyoruz!!!!


Nil Karaibrahimgil seviyorum sevmiyorum
Yükleyen rubeyda



Eve gidiyorum... Açıyorum çakma youtube'u... arıyorum nil karaibrahimgil/sevmiyorum!!! Açıyorum sesini sonuna kadar ve başlıyorum söylemeye...
Kendimi bunun için mi yorcam ben
Kalbimi bunun için mi kırcam ben
Kendimi bunun için mi yorcam ben
Kalbimi bunun için mi kırcam ben

16.4.09

Bir Trakyalının Aşk Mektubu

Nufut Gözlü Sevgilim Asibe,

Te büle akşam oldu mu epten akılcımı alır, gözümü göğnümü bir oş edersin beyav...
Abe Allah belacımı versin seni çok severim. Yatmaz mıyım yatacıma abe bi direm uyku girmez güzlerime... Dünerim u tarafa dünerim bu tarafa ep gene silinmez ayalin beya. Ekmekten sudan kesildim artıkın. Tarlada elim çapa tutamaz, kaavede desen ne bi laf ederim ne de kiyaat oynarım. Üldürdün beni beyaa... Düşün bobam düşün... Amet Aganın sıpası gibi önüme baka baka solurum. Akşamları sizin maallede sülerim "Yarim sende vifa yokmu" şarkısını. Duyarsın elbet. Ölmüş nenem bile dinner.

Şu boban olcak kapçık aazlıyı yola getiremez misin beyaa... Aşıklık çekeriz bilirsin işte. Eriye eriye göndöndü sapına döndük anacını satımının. Agana da süle düümesin artıkın beni. Sankim u iç aşık ulmamış. Düver Alla düver, sırtım gırnatacı Asan gibi kapkara oldu beyaa...

Süle anana akşama çıtlatsın bunları bobana. Yosa atar em vallahi em billahi damarları beynimin. Buzmayasın adamın aklını. Yarın gece Alil'le İsiin'i alırım yanıma, atarım seni Ismayıl'ın arabaya undan sonra bulsunlar bakalım bulabilceklermi..

Te ben adama bukuda sülerim başka da bişey sülemem... Seni er şeyden çok seven sevgilin;

Yolsuzların Kara Mümin

(not: bizim servisteki hemşerim trakyalı selçuktan geldi. yıkıldım yerlere.... selen özellikle sana bu::))

2019


Geçen aylarda Ferhan Şensoy'un bir oyunu başladı. ben gidemedim ama gideceğim. adı 2019... 10 yıl sonraki Türkiye'yi anlatıyor. Baykal hala CHP'nin başında, süleyman demirel 100 yaşında hala söyleşi veriyor falan...

çok komik, ironiyle doluymuş... bir arkadaşım gitti de çok komik bir bölümünü anlattı. ergenekonun 4937483'inci dalgası mesela gelmiş. bu kez içeri alınanlar arasında emre kongar da var.. çünkü isminin harflerini karıştırınca ortaya ergenekon çıkıyormuş... koptum yaaa... bu ne zeka Ferhan!!!!
Ben kiralık oyun'a gitmiştim geçen yıl. yerlere serilmiştim. hele acar, paragöz bir emlakçıyı oynayan okan bayülgen muhteşemdi. ben çok gülüyorum ferhan şensoy'un oyunlarına...

artık 2019'a da gitmek elzem olmuştur!
(ilgilenenler için : http://www.ortaoyuncular.com/)

Annem, Lemanlarım, voleybol formam... ahhh ahhh...

Şimdi bu başlıkla, resim ne alaka diyeceksiniz... sabredin:))

Sabah işyerindeki masa arkadaşım koşarak geldi: Penguen'in son kapağını gördün mü? hayır görmedim.
hemen bizim gazetecilerin dedikodu sitesi medyatava'ya girdim (araya giriveriyorum.. bizim dünyayla ilgili kim kime ne demiş, nerede basılmış, hangi otelin roof'unda hangi patron hangi bakanla buluşmuş, en son transfer teklifi kime gelmiş öğrenmek istiyorsanız tava'yı okuyun. acayip bir yer...)
neyse sonra ctrl+f yazdım penguen... ve o muhteşem kapak. Yaa bir karikatüristin beyni nasıl bir çalışır. yani öyle kapakları çıkarmak için hangi IQ'ya sahip olmak gerekir bilmiyorum.

ben mizah dergilerini okumaya Lemanla başladım. lisedeydim. o zaman 12,5 liraydı. sonra bir anda 17,5 olmuştu. çok üzülmüştüm ama yine de bırakmadım. üniversiteye hazırlık kursunda benim gibi çatlak bir kız vardı: ismi neydi... onu bile hatırlamıyorum ne kötü. ikimiz de nirvana dinler, yırtık kotlar, oduncu gömlekler, yaz sıcağında postallar giyer, saçlarımızı cobain gibi ikiye ayırır yanlara yapıştırırdık. sonra da oturur leman'a gülerdik... adı neydi yaa bak kendimi ne kötü hissettim şimdi..
neyse evde giderek çoğalmaya başlayınca dergiler annem, dünyanın geri kalan diğer tüm ama tüm ama tüm anneler gibi hepsini attı!!! hiç acımadan. öyle yüzüme baktı, "attım ben onları" dedi. hani hiçbir acıma hissi duymadan. onun için su içmek gibi doğal bir hareketti bu...
cidden bu annelerin "atalım da yer açılsın, ne böyle böceklencek mi ev" alışkanlığı genetik midir? yani dünyada ben hiç koleksiyoncu bir anne görmedim. bir kez de lisede arakladığım voleybol formamı atmıştı. en çok ona üzülmüştüm. yani bir forma ne zorluklarla çalınır düşünsenize, numarası belli, alan belli... ama annem hiç acımadı: aaa pis şey, kimbilir kim giymiştir; attım ben onu!!! kavgalar, çığlıklar kar etmiyor ki, bir çöp arabasının arkasında ezildi güzelim forma... ahhhh ahhh...

neyse ne diyorduk... penguen, karikatüristin beyni, leman, zamlar... bazen gazetelerin köşelerinde karikatüristlerin sabahlamalarını foto-haber gibi yaparlar... nedense gözümün önüne hep sigara dumanı, çay ve uykusuz gözler geliyor. üretmek güzel şey yaaa... sıfırdan bir kağıdın üzerine bir şeyler karalamak, sonra da bir yerlerde birilerini güldürebilmek.
"sonra bir kadın çıkar, blog açar ve benim saatlerce karaladığım çizgileri beğenir, bir de üzerine yazı yazar... insanın kendinden birilerinin bahsetmesi ne güzelmiş. ellerime, beynime ve bana bunları birleştirecek malzemeyi veren ülkeme kurban olayım!"

biz de sana..:))

15.4.09

Günün sorusu: eski sevgiliyle arkadaş kalınır mı?

gözyaşları içinde sevgilisinden ayrılan bir arkadaşımdan aldığım ayrılık telefonunun ardından aklımdan geçenler! sizce gerçekten kalınır mı? Seçenekleri sunuyorum, buyrun tartışalım:

a- "evet kalınır..." yeni sevgilinden bahsedip onunkileri dinlersin. çok anlayışlısın ya... ama asıl içinde olan bir gün 'en muhteşem sendin' deyip sana dönmesini beklersin". sonuç: kendini kandırma...

b- "evet kalınır..." gönlüm geniştir. herkesi alır zenginleşirim, ala ala iyice genişledim. niye onu da katmayayım ki? arada mesajlaşır yenisini kıskandırırım (tabii varsa:)

c- "hayır kalınmaz..." yenisi kıskanır, daha yeni buldum niye eskisi yüzünden kaybedeyim ki?

d- "hayır kalınmaz.." gömleği çıkar atarım yenisini giyerim... goodbye my love goodbye... üstüme bir bardak da su içsin!

(ne diyeyim ben bu aşık kıza)

Google hatırladı biz de hatırlayalım!


Caminin ses sistemini, içinde saatlerce nargile fokurdatarak deneyen efsane mimar!!!

Günün haberi - yorumsuz

Van'da dostluk voleybol maçında "bana pas ver" cümlesini kürtçe söyleyen bir oyuncu ve kürtçe konuşan diğer arkadaşları, tekme tokat dövüldü. ardından da hastanelik oldular. Haberin başlığı da şudur: "kürtçe pas istedi, dayağı yedi"...!!!

Çiçeklerim içimde büyür...!!!

İki gündür etrafımı izliyorum da baktım herkesin ne çok derdi var... kiminin evi, kiminin arabası yok. kiminin aklı kiminin kalbi boş. Ama üzül üzül nereye kadar... yani bazen olur bazen olmaz. 50'inde kanserden ölmek istemiyorsan daha mutlu yaşayacaksın! anladım ki en büyük erdem sabır. Ve benim karakterimde en ama en az olan şey!

Mevlana'nın şu sözü mesela en güzeli: "Sabır acıdır; meyvesi tatlı..." Beklemek insana acı veriyor, bazen hayatındaki her şeyin netleşmesini istiyorsun bir anda. ama binlerce denklem var değil mi? şu olursa şu olacak; ee ama o "şu" niye bir türlü olmuyor. Ama bazen olmuyor işte... o anda susup kabullenmek ve biraz sabretmek gerekiyor sanırım. ben bunu da öğrenmeliyim. hayatı akışına bırakmayı... ama bunu yapan kaç kişi var mesela? sen yapabiliyor musun bunu okuyan sen mesela?

çiçek ekmeye karar verdim. sabrımın sonunu merak ediyorum... insanı eğiten bir uğraş olsa gerek... haftasonu gidip saksılar alıyorum. domates, biber ekicem. bir de atlas dergisi semizotu tohumu almış. onu da ekeceğim. bir de sarmaşık istiyorum... böyle ipe dolayacağım uzasın uzasın... gerçi evde bugüne kadar sayısız menekşeyi öbür dünyaya göndermiş, tek başıma sadık kaktüsümle başbaşayım ama olsun...

bu arada sabah bir haber okudum da acaba çiçek işinden vaz mı geçsem diye düşünmedim değil. Bir adam yanlışlıkla bir ağacın tohumunu yutmuş. yıllar sonra mide ağrısıyla gittiğinde içinde tohumun büyüyüp bir ağaca dönüştüğü görülmüş. Yaa bakın onun çok daha büyük bir derdi var! Dalları var resmen!!! Hani ağaç oldum denir ya bak o olmuş işte!

ben resmini buraya koymuyorum iğrenç... ama linkini aşağıda veriyorum. isterseniz girip bakın... Umarım sonum(uz) ona benzemez::)))
Ama düşünsenize beyoğlunda falan yürürken lale tohumu yuttuğunuzu... İşte gerçek bir İstanbullunun içine de ancak bir lale yaraşır... !!!

(içinde ağaç büyüen adamı gerçekten görmek istiyorsanız buyrun; ama gerçekten istiyor musunuz?: http://www.dailymail.co.uk/news/worldnews/article-1169861/Shocked-Russian-surgeons-open-man-thought-tumour--FIR-TREE-inside-lung.html)

14.4.09

İçimden bi şey gelmiyor bugün!!!


Bugün içimden binlerce şey yazmak, öfkelenmek, haykırmak geliyor... ya da hiçbir şey karalamamak... yani keyifli bir şeyler yazmak hiç gelmiyor anlayacağınız... yani bindiğimiz trenin nereye gittiğinin belli olmadığı bir günde dışardaki güneşin ne kadar güzel olduğundan, çiçeklerin tomurcuklanmasının müjdesinden, evime kuracağım güzel dolabımdan, güzel bir bahar sabahından mı söz edeyim? yoksa daha ay başında ayın 30'unu getirememe korkumdan mı, kimi zaman kimsenin beni anlamadığını hissetmemden mi, yoksa fotoğrafı daha açıp da baktığımda bu bahar güneşinde kızların ellerinden tutan büyük ellerin sahiplerinin küçük kare bir odada sıkışmış olmalarından mı? şu güzel baharın bile keyfini çıkarttırmıyorlar ya!!!!

belki akşama kadar düzelirim, ama şu anda içimden hiçbir şey gelmiyor gerçekten!!! ya da çok şey söylemek... !!!

(keşke dünya yukarıdaki deniz gibi durgun, temiz ve keyfini çıkartmamızı bekleyecek kadar güzel olsaydı)...

13.4.09

6 BİN 239


Geçen yıl "Baba beni okula gönder" kampanyası sayesinde okuyan ve sınıfını geçen 6., 7. ve 8. sınıfı kız öğrencilerinin sayısı...

http://www.bbog.org/indexMain.html

32 BİN

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin bugüne kadar burs verdiği öğrenci sayısı...

Heyyy size sesleniyorum, evet evet bunu okuyan sana... bana oy verir misin?

Arkadaşlar... tamam o kadar profesyonel değilim, tamam belki çok geziyorum ve sizi günlerce ihmal ediyor olabilirim. tamam muhteşem resimlerim yok... öyle siyaset yapıp oy toplamaya da çalışmıyorum. kendi halimde öylece bir şey başlattım yıllarını bloga vermiş bir "dostumun" tavsiyesiyle... sonra büyüdü... "yorum" kısmının yanındaki rakamlar büyüdükçe benim de gülümsemem büyüdü... insanların hala bu gamsız dünyada mevlana'yla ilgili bir yazıya üşenmeyip yorumlar yazmalarını okuyunca gönlüm büyüdü...
şimdi sizden bir ricam daha var. internette bir blog ödülleri var. ben de naçizane başvurdum. bana oy verir misiniz?
sitesi bu: http://2009.blogodulleri.com/
oraya üye oluyorsunuz çok kolay. ardından da kişisel bloglar kategorisinden beni buluyorsunuz...
şimdiden ayırdığınız 10 dakika için teşekkürler!!!

bir pazar macerası...


Bir gün izni olunca insan bin parçaya bölünmek zorunda kalıyor. kapı kapı dolaştım dün ama ofiste çalıştığımdan daha çok yoruldum. valla. en azından bir ara uzandığımda bunu hissettim!

önce bir arkadaşımın iki aylık bebeğini sevmeye gittim sabah sabah. çok tatlıydı. ama yorucu iş anladım ki çocuk sahibi olmak. altını değiştir, emzir, uyut, altını değiştir, emzir, uyut, altını değiştir, emzir, uyut, altı... diye günler geçiyor. sonra o hep hayatında olacak hissi de ilginç bir şey. yani "hiçbir şeye fazla bağlanmama, sahip çıkmama, amaaaannn çok sıkılırsam çeker giderim" felsefesinin çöktüğü tek nokta çocuk galiba. belki de yüzyılın getirdiği gelir geçer heveslerin ardından hayatın "mmm demek her şeyin gelip geçici olduğunu sanıyorsun öyle mi, al bakalım sana bir bebek de gör kalıcı olmanın ne anlama geldiğini" demesi gibi...
öyle olduğun yere saplanıp kalıyorsun. yani en azından bir süre...
ama yine de çok şirindi. öyle yuvarlandık halıda...

öğleden sonra da ikeaya gittim. odama kıpkırmızı ama kıpkırmızı bir dolap aldım. matkapla duvara monte edilen cinsten. böyle ateş kırmızısından. böylece biriktirdiğim kağıtlar artık ortada paralanmayacak...
ne güzel eşyalar var değil mi orada? insanın ev alası ve içini oradan komple taşıyarak döşemesi geliyor. içine de İsveçce kitaplar mı koyacağız peki?

benim tek hayalim gerçekten şöyle boğaz gören bir evde oturmak. perdesi olmayacak ama! işten gelince hiç ışık yakmadan karşı yakanın ışıklarını görebileceksin doya doya. açacaksın bir kırmızı, uzatacaksın bacaklarını balkon demirlerine, fonda bir bruce springsteen...
Bugüne kadar gördüğüm en güzel kent bence İstanbul. Burada doğup büyüdüğüm için değil gerçekten öyle bence... en azından en güzel manzaraya sahip kenti... Eee burada yaşıyorsam, böyle bir evim olsun değil mi? değil mi ama?:))

11.4.09

Apocalypse Now filminin kült sahnesi!

Apocalypse Now - I Love The Smell Of Napalm In The Morning - kewego
"You smell that? Do you smell that? Napalm, son. Nothing else in the world smells like that. I love the smell of napalm in the morning. You know, one time we had a hill bombed, for twelve hours. When it was all over I walked up. We didn't find one of 'em, not one stinkin' dink body. The smell, you know that gasoline smell, the whole hill. Smelled like... victory. Someday this war's gonna end.."

"Şu kokuyu alıyor musun? Kokluyor musun? Napalm'dır bu evlat. Dünyada hiçbir şey bunun gibi kokamaz. Sabahları napalmın kokusuna bayılırım. Biliyor musun bir keresinde bir tepeyi bombalamıştım 12 saat... Sona erdiğinde oraya yürüdüm. Onlardan tek bir tanesini bile bulamadık; kokan Vietnamlı bir tekini bile... Koku, o benzin kokusuydu bütün tepe. "Zafer" gibi kokuyordu. Bir gün gelecek bu savaş bitecek..."

10.4.09

Film Festivali başladı... bitiyor bile. Allah rızası için iyi bir film söyleyin...


Malum İstanbul'a film festivali geldi... Geçen yıl deli gibi kitapçığı ilk günden alıp incelemiştim. Bir sürü filme gittim. Ama en iyi iki tanesi Apocalypto Now ile Ulzhan'dı... İlki Vietnam Savaşı'nı anlatır. Muhteşem görselliği, "Tanrı" rolündeki Marlon Brando'su ve Robert Duvall'ın muhteşem komutan rolüyle efsane bir filmdir. Fonda The Doors'un "This is the end"iyle giren bir kült. İzlemeyen varsa ölmeden önce yapılacaklar listesinde birinci sıraya alıversin bakayım.

Diğeri de bir Kazak filmiydi. Karısı ve oğullarını kaybettikten sonra kendini ölmek için Kazakistandaki Tengri Dağları'na sürükleyen bir Fransız adamın öyküsü. Yolda Ulzhan adlı bir kızla tanışır... Arada Türkçe kelimeler de vardı. Yaa ne güzel bir filmdi gerçekten. Mekanlar aklımda, böyle uçsuz bucaksız ovalar, sonra karlar altında atıyla yürüyen bir Ulzhan... Gerçekten iki film de bittiğinde yerimden kalkamamıştım birkaç dakika...

Ama ya bu yıl... İkide iki yaptım ve şimdilik sıfır! Dün "Bu gece" adlı Fransızca bir filme gittim. Patlıyordum. Zaten salonun yarısı daha filmin yarısında terk ediverdi salonu. Bu akşam da Başsız Kadın'a gittim. Valla sonunu anlayan varsa yalvarırım bana anlatsın. Zaten yanımda bir adam oturuyordu... film tipik bir festival filmi. çıt yok, derin bakışlar, anlamsız sessizlikler. Kadını sürekli uyutmaya çalışan bir koca... Benim yanımdaki adamın ağzında da bir sakız. allahım çakkıdı çakkıdı çiğniyor. yaa insaf 1,5 saat boyunca hiç mi çenen ağrımaz yaa.. bir iki kere baktım ama nafile. zaten stresim iyice daraldım. valla kendimi zor attım dışarı... 

neyse var programda birkaç film daha.  Varsa gerçekten iyi filme gidenler söylesin ben de onlara gideyim... iyi film gibisini hiçbir şeye değişmem. bekliyorum bakın!
(Dünkü film Rex'teydi. Duvardaki Marilyn resimlerine hastayım ezelden beri. Bir tane koocccaaman da benim odamın duvarında vardır. Ne muhteşem bir kadın di mi?... )

9.4.09

Anketimizi hep beraber yuvarlak masa değerlendirelim! Foto sizi yanıltmasın:))


Malum Obama gitti... O gelmeden önce başlattığım sağ sütundaki anketlerden kendisiyle ilgili olanı sona erdi... 65 kişi oy kullanmış... Sonuçlara göre en çok İncirlik'i seviyor... İkinci sırada ise İsrail var. Ben Kuzey Irak o sıraya daha güzel gider diye düşünmüştüm son sürpriz ziyaretinden sonra...

Küçük bir araştırma yaptım internette. ABD'nin 156 ülkede askeri mevcut. 63 ülkedeyse üssü var. Bunlardan 7'si 11 Eylül'den sonra açılmış. 46 ülkedeyse hiçbir varlığı yok.

Ardından da Obama'nın gelişiyle ilgili haberleri detaylı taradım. Bizden Irak, Afganistan konusunda ne istediği, hatta gündeme gelip gelmediği bile yazmıyor. Patrikhane ile Ermenistan'dan başka konu yok görünürde... Oysa ki bizden çıkıp Irak'a gitti. Bana göre buradan aldığı duyumları Iraklılara aktardı. Oradan aldıklarını da Washington'dakilere...

Önümüzdeki aylarda göreceğiz artık neler olacağını.

(Fotoya dair... Biliyorum haberle gitmedi ama banane... New York'taki Times Meydanı'nda çektim son gittiğimde. Oha dedim, Obama tamam da bu kadar da abartılır mı yaa... Çok güldüm ama yine de. Yani bizde böyle bir şey olduğunu düşünsenize!!!)

Kalabalıktan bıktım diyorsanız buyrun "Oto Yıkamaya"...


Dün akşam çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştuk. Bugün doğumgünüydü, erken kutladık. Beni İstiklal'de güzel bir yere götürdü. Eminim bilenler vardır "Oto Yıkama" adı... Ben ilk kez gittim. İstiklal'den inebilirsiniz, ama aslında Tarlabaşı'na bakıyor. Yazın çok güzel oluyormuş. İçerisi nasıl harabe, nasıl eski püskü. Ama tıklım tıklım. Öyle köhne, kendi halinde... Minik bir ocak, eski masalar... Ama bir soğuk meze yedik, bir de hamsi... Fonda radyo alaturka... bayıldım valla... Kuytu, sessiz, salaş bir yer arayanlara duyurulur...


(Not: fotoyu ceple çektim. biraz kötü çıktı ama günlerdir bir Gli kedi var ya o aklıma geldi:)). bi de kazım koyuncu var ya bana yetti bile... son bir not, içerisi beşiktaş kokuyor buram buram. hani fener atkısıyla derbi öncesi giderseniz bilemem uyarayım:))

Canlı yayındayız...

Herkese yeni bir günden günaydın. Dün kendimi 11'de yatağa atınca sabah rahat uyanabildim... Güzel bir kahve ve kahvaltı... Ardından ofis... Haberler, günlük koşturmaca... Bizim yazı işlerine kameralar yerleştirildi. Canlı yayın yapacak az sonra bir televizyon kanalı. Heyecan oldu bir anda... Ben çıkmıyorum; çünkü yazı işleri toplantısında ben yokum. Ama arkadaki panoların üzerinden belki kafamı uzatırım görürsünüz:))

8.4.09

Koruyun ama uyumadan, yemeden, para almadan...

Son bir nokta daha söylemek istiyorum... Halkı, Obama'yı falan ele aldık... Ama bir konu var ki Hillary'den sonra da yazacaktım arada kaçtı...

Şimdi ben polis yanlısı biri değilimdir. Yani şiddet uygulamalarına (bakınız 1 Mayıs) kimse evet diyemez herhalde. Evet çok iyi gözle bakılan bir meslek de olmayabilir, ama yine de bir şey var aklıma takılan..
Hillary ve Obama'nın gelişinde gerçekten üzüldüm hepsine. Ankara'dayken bir korumayla sohbet ettim. Tam 48 saattir gözüne uyku girmemiş. Ok, belki kimilerinin mesleği gereği günlerce uyuyamıyor olabilirler. Ama çok az para alıyorlar. bütün gün sandviç, meyve suyu kumanyalarla ayaktalar. tabii mesainin olmaması da cabası. Amerika tarafı için çalışanlarsa saat akşam 6'dan sonra başlıyorlarmış mesai almaya. belki zor bir meslek olabilir ama polise de mesai ve iyi yemekler verilsin! Lütfen!

İşte yurdum halkımın Obama sevgisi




Günlerdir yazmıyorum ya ne çok biriktirmişim... Dün Sultanahmet'te milletle konuşayım dedim. Yani akil adamlar yazıyorlar ya sabahtan akşama kadar tamam onları anlıyorum da. sıradan halk, yani sokaktakiler...

Taksim'deki çiçeklerin oraya uğradım. Neredeyse hepsi Obama'nın meclisteki konuşmasını izlemiş. "Ben duydum. Atatürk'ün dünyada barış sözünü söyledi. Aferin. Takdir ettim kendisini" diye patlattı.. Derya adlı çiçekçi... Eli de belindeydi. Bayılıyorum çingenelere... Ben de Trakyalıyım var bir kanın kayması... Ortak bir dil tutturup gülüyorum onlarla dakikalarca hep.. "Kalbi temiz, Bush gibi değil" diye de ekledi sonra. Yanındaki arkadaşı da Obama'nın Müslüman olduğundan emindi; gerçekten. "Dün ailem de Müslüman dedi ya... söyledi işte.. O da bizden!!"
Bir de çok güldüm. Obama'nın bizi AB'ye sokacak isim olduğunu söylüyordu Derya: "Gireyim de AB'ye her yerime estetik yaptırcam. Duydum orda ucuzmuş".. yaa bayılıyorum onlara:))

Sonra aylardır sabah görmediğim İstiklal'de yürüdüm. Tünel'den inip Karaköy'den Gülhane'ye çıktım. Bir baktım dizi dizi polisler... Her yer barikat. Bir amca. Elindeki şemsiyesini yere dayamış zor ayakta duruyor. Ama tınmıyor yani yağmurmuş barikatmış. "Hayırdır amca, niye bekliyorsun?"... "Eee Obama'yı tabii ki. Teee Dudullu'dan geldim" (bilmeyenlere dudullu, anadolu yakasında ümraniyenin arkasında çooookkk uzak bir yer yani) ... nasıl yani Obama için mi? "Evet bayılıyorum kendisine. İzledim konuşmasını. Müslüman din kardeşim benim. Bize hayırlı olacak bence. Mektup bile attım kendisine. Türkiye için yapması gerekenleri yazdım. Yanına gidip konuşcam." Ama konuşamadı. Çünkü Obama halkın arasına hiç ama hiç girmedi. Oysa ki diğer Avrupa ülkelerinde çok daha yakındı... Dönerken çok üzgündü. "İngilizce de biliyordum ben. where are you from... konuşacaktım. izin vermedi polis işte..." diyerek şemsiyesini dayaya dayaya yürüdü gitti...

Gerçekten inanamadım. 78 yaşındaydı Bingöllü amca. Adını sormayı unuttum. Ama bana Obama'nın gezisinden kalan en önemli anıydı. Belki haklıydı belki haksız ama önemli olan her şeyi izliyor. Televizyonları, gazeteleri... Hani var ya "biz halktan daha çok biliyoruz" diyenler... Onlara nanik yapıyor arkalarından millet. Hem de gülerek.
(Not: o Bingöllü amca, polislerin olduğu resimde en sağda duruyor. Görebildiniz mi?

Kan susmadıkça... silah konuşur...


Bugün Independent gazetesinde bir yorum okudum... Obama'nın Avrupa ziyaretiyle ilgili olarak... . gazetenin Irak muhabiri Patrick Cockburn kaleme almış. bu adam bazen K.Irak'tan yanlı yazılar yazıyor ama gerçekten iyi bir analiz bence sonuncusu... Aşağıda linkini gönderiyorum okumak isteyenler için ama özetle şunu diyor. ABD, eğer bölgede sevilmek istiyorsa Afganistan, Irak ve Filistin sorunlarını çözmeli... Bu kadar... yazının en ilginç yanı ise ABD'li bir General'in sözleri. adam, gözaltına alınan yaklaşık 2 bin "terör" zanlısıyla konuşmuş. Hepsinin ellerine silah almalarının nedeni aynı: Ebu Garib'deki işkenceler ve Guantanamo'daki esirlere muamele... Yani asıl neden intikam...

diğer bir deyişle, bölgede bu kan durmadığı sürece değil Obama, binlerce karizmatik Holivud yıldızı da gelse, ağızlarıyla kuş da tutsa ABD'nin işi gerçekten çok zor...

Not 1: Yazının linki: http://www.independent.co.uk/opinion/commentators/patrick-cockburn-can-obama-turn-rhetoric-into-the-reality-of-peace-with-the-muslim-world-1665376.html
Not 2: Yukarıdaki fotoğrafı 2007 yılında Gazze'ye gittiğimde çekmiştim... Ne kadar güzel bir çocuk değil mi... elinde de hiç bırakmadığı oyuncağı...

Çırağan'ın çadırları...

öldüm bittim... nedir bu mart ayından beri gelen hiç durmadan,"hiper aktif bilge'nin" dünyası... artık dinlenmek istiyorum gerçekten. böyle ayaklarımı günlerce uzatıp keyif çatmak.
geçen hafta birkaç gün kaçtım. ama neye değdi. pazartesi günü yine koştur babam koştur. önce bir medeniyetler ittifakı dediler. çırağan sarayı'ndaydı. evet sarayda olunca insanın kulağına iyi geliyor. ama orada bizi -yani basını dışarda bir çadırın içinde tutuyorlar. yazık bize. ne bir bakan ne de yetkili bulabiliyorsun konuşacak. tabii ki ben sağdan soldan kıvrılarak girdim içeri. yaptım birkaç haber. yine de çok güzel bir yer çırağan... gerçekten çadırında bile kalmak güzel. arkada muhteşem manzara...

sonra gece bir arkadaşım geldi ankara radikal gazetesinden. obama'yı izlemeye. koyulduk salı sabahı yollara... ne yazık ki hillary'deki gibi şanslı değildim bu kez. değil yüzünü görmek geçtiği sokağı bile göremedim... öyle bir güvenlik vardı. neyse artık söyleşiyi Washington'da yaparız dedim, kabul etti. Sıkışık programda ancak üç beş soru sorarsın dedi, ben de kıramadım onu... Bi de Michelle gelmedi ya kırıldım tabii az da olsa... Bu arada ben 4 kez canlı izledim kendisini ABD'de... Gerçekten çok iyi konuşuyor ve karizmatik... Ama yine de "ayyy ben bayılıyorum kendisine" triplerini anlamıyorum. Sonuçta kendisi bir ABD başkanı ve çok yeni. 100 gün bile olmadı insaf... Umarım millet olarak hayal kırıklığına uğramayız...

6.4.09

Hepimize hayırlı olsunnn... Obama indi!!! Yollar da bize inecek!

Buyrun İstanbul'da valiliğin kapatılacak yollar listesine.. Biz işe nasıl gitcez bakalım... Ankara'da okulları bile kapatmışlar yaa!!!

"İstanbul Emniyet Müdürlüğünden yapılan yazılı açıklamaya göre, forum ve ziyaret kapsamında ihtiyaç duyulduğunda şu güzergahlar trafiğe kapatılacak:

Sefaköy D-100 yolu güney katılımı, Küçükçekmece D-100 yolu Florya ayrımı, Şükrü Balcı Polis Okulu istikameti ve güney katılımı, Basın Ekspres yolu havalimanı istikameti ve D-100 güney katılımı, Florya ışıklardan, Askeri Havalimanı istikameti, Askeri Havalimanı kavşağından sivil havalimanı kavşağına kadar olan bağlantı yolu.

Atatürk Havalimanı A, B, C, kapılarından çıkışlar, CNR fuar merkezi çıkışları, Atatürk Havalimanı'ndan itibaren Esentepe Balmumcu ayrımına kadar D-100 yolu tüm güney katılımlar.

Boğaziçi Köprüsü'nden Beşiktaş istikameti, Zincirlikuyu'dan Balmumcu, Barbaros Bulvarı ve Beşiktaş meydanına açılan tüm cadde ve sokaklar, Yıldız Posta Caddesi'nden Balmumcu istikameti, Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü önünden Dolmabahçe Sarayı ve Conrad Otel istikametine olan cadde ve sokaklar, Conrad Otel'den Galata Köprüsü istikametindeki Barbaros Bulvarı, Beşiktaş, Çırağan, Dolmabahçe, Meclis-i Mebusan ve Kemeraltı caddeleri ile bu caddelere çıkan sokaklar, Mete Kavşağı ve Süzer Plaza'dan Dolmabahçe kavşağına inişler.

Tophane-i Amire Binası çevresindeki cadde ve sokaklar, Perşembe Pazarı Tershane Caddesi'nden ve Şişhane'den Unkapanı köprüsüne gidiş, Unkapanı Bankalar Caddesi, Unkapanı Köprüsü'nden Gülhane alt kapı istikametine tüm cadde ve sokaklar, Gülhane tramvay durağı, Beyazıt Meydan'dan Sultanahmet Meydanı'na kadar tüm cadde ve sokaklar, Ayasofya ve Sultanahmet meydanlarına çıkan tüm cadde ve sokaklar. Sirkeci Meydanı'ndan Askeri Havalimanı kavşağına kadar Sahil Kennedy Caddesi'ne çıkan tüm cadde ve sokaklar."

İki güzel cd!!!


Bir haftadır yeter artık Guantanamo... Tamam gittik, süper iş çıkardık geldik ama o kadar.. ben sevmem "buldumcuk" gibi döndürüp döndürüp aynı şeylerden söz etmeyi. Ne demiş Mevlana, "dünle birlikte gitti düne ait ne varsa. Şimdi yeni şeyler söylemek gerek"... (yine de sorularınız varsa seve seve yanıtlarım. buradayım:))

O zaman sözü müziğe getirelim. Yüksek Sadakat'ı yıllardır dinliyorum... Aklımın iplerini saldım en sevdiğim parçadır... Mesela şu sözler ne güzeldir değil mi?  

"Irmaklar denizlerde
Denizler sahillerde durdular
Arayanlar hiçbir yerde
İnananlar dualarda buldular
Kimbilir sen
Benim halimde
Sakinliğimde
Ne buldun?"...

Ben seviyorum Türkçe rock gruplarını. kimileri gerçekten çok iyi. Yüksek Sadakat muhteşem solistlerini değiştirdi. Niye bilmiyorum, var mı bilen? Ben aşıktım eskisinin sesine. İçim acıyordu o söylerken. Yine de aldım yeni albümlerini... Ve çok begendim. Hele 5 numaralı şarkıları, "babamın evinde" muhteşem...

Bu haftasonu da hızımı alamadım gittim bir de Duman aldım. Kimi zaman bana fazla tiki ve kendilerini "cool" ve farklı göstermek için yırtınıyor gibi görünüyorlar. Ama müziklerine kimse laf edemez bence... Son albümleri "duman 1" ve "duman 2" diye iki tane.. ben birinciyi aldım. En çok da 3 numaralı "sor bana pişman mıyım"ı sevdim. ikinci albümlerini önümüzdeki ay alabilirim. 
ben öyle internetten falan indirenlerden değilim türkçe cd'leri. parasını verip alıyorum. yani bi yemeğe 15 milyon verip de bir albüme vermemezlik edemem. yazık, emek var, günlerce uykusuzluk var. kolay mı... bilmiyorum ben böyle düşünüyorum. siz de ayırın alın. yazık adamlara. onlar olmasa sabahtan akşama kadar abuk subuk müzikler dinleyeceğiz gibi geliyor... kulağımızın pası gitsin azıcık!!!

5.4.09

guantanamo fotolar-2


Arkadaşlar, arkada fonda gözüken yazı "Republica de Cuba.." yanında da Amerika'nın özgür toprağı yazıyor. ABD sınıra turlar düzenliyor. Komutan sürekli Kübalıların mayınlarının ne kadar kalitesiz, yağmur değse patlayacak kadar eski olduğnu anlatıyordu gülerek. Bu ne laubalilik diye düşündüm içimden bir ara... ve neredeyse hiç dinlemedim bile...
Mahkumlara verilen yemekler. Ben tadına baktım, gerçekten çok kötülerdi. Ama valla kötülerdi. Kuru, tatsız tuzsuz. Bir de kemiklerini ayırıyorlarmış etlerin. kesici alet olarak kullanmasınlar diye!
Arkadaki, Guantanamo üssünde askerlerin alışveriş yaptığı merkez.. öndeki ise taksi servisi... evet genellikle gece sarhoş dönen askerleri lojmanlarına taşımak için...
Burası, en yüksek güvenlikli bina Kamp 5... Hücreler de dışarıdan sürgülü... minicik hücreler...

Guantanamo fotolar-1

Kimileri yeni fotoğraflar istemişti. Birkaç tane daha ekliyorum... 
Bu, açlık grevine giren ve yemeyi reddeden mahkumları burundan beslemek için kullanılan hortum...

Mahkumlara verilen eşyaların bazıları. Işıklar asla kapatılmadığı için gözleri kapatmak için kumaştan bez veriliyor. Amerika her şeyi düşünür... !!!!!
Afgan dilinde ders alan bir mahkum. Burası en güvenlikli, çelik üstüne çelik kapıların olduğu bina... Ve ayakları yine de prangalı.
Sabah koşusuna çıkmış bir mahkum. Yüzlerini çekmemiz yasaktı, ama döndükten sonra bir ara esirle gözgöze geldi. Bana öyle bir baktı, sonra yüzüne çevirdi. Sanırım artık yıllardır birilerinin kendilerini izlemeye gelmesinden nefret etmiş olmalılar. Düşünsenize siz içerdesiniz, 7 yıl olmuş. Ve Amerika sürekli size ne kadar iyi bakıldığını göze sokmak için sizin üzerinizden turlar düzenliyor! Ben de nefret ederdim sanırım. Zaten genelde birçoğu "no photo" diye bağırıyordu...


Bu da kütüphanedeki bazı kitaplar... Bu arada Elif Şafak içeride "Araf" kitabının olduğunu bizden öğrenmiş. Arada kalanları anlatan bir kitabın, orada bulunmasından çok etkilenmiş...

3.4.09

Teneffüs

Geldiğimden beri uyumadan yazdım, çalıştım. Haftaya da Obama geliyor zaten. Bi de onun arkasından koştur!
Öncesinde dinlenmek istiyorum:))
3 gün yokum. daha sonra gazeteye yazmadığım bir değerlendirme gibi bir şey karalamak istiyorum. bakalım.. Bu arada varsa sorularınız Guantanamo(yla ilgili, ya da şunu da yazsana gibisinden, lütfen buyrun...

Yoksa,

sevgilerle...

diyo bilge:)

Guantanamo yazı dizisi -3 (son)

İsterseniz blogdan okuyun, isterseniz alttaki linkten:

http://www.sabah.com.tr/haber,5F35FE7FB1F24343B392426D649F6732.html

Guantanamo yazı dizisi -3 (son)

"Gün Gelecek Yargılanacagız'

ABD Başkanı Barack Obama, yemininin ardından ilk açıklamasında, Bush döneminin kötü izlerini sileceğinin sinyalini verdi ve “Guantanamo kapatılacak” dedi. Üsse gönderdiği emirde de tarih olarak “Ocak 2010”u gösterdi.
Yıllardır uluslararası hukukun eleştirdiği üste görülen yüzlerce davada alınan kararların teker teker incelenmesini istedi. Bu nedenle de şimdilik halen görülmekte olan duruşmaların tamamı da durduruldu.

Şimdiyse, içeriye mühkum edilen, ABD Savunma Bakanlığı’nın asla kesin rakam açıklamaya yanaşmaması nedeniyle “yaklaşık olarak 240” diyebileceğimiz sayıda tutsağa ne olacağı en büyük sorun Washington için. 7 yıl önce kimseye sorulmadan kaçırılır gibi üsse getirilen esirler, ya kendi ülkelerine ya da üçüncü bir ülkeye gönderilecek. Aldığımız bilgilere göreyse bu ülkeler arasında Portekiz ile İsviçre’nin adı geçiyor. En son da Venezüella bir kısmını kabul edebileceğini açıkladı.

Peki esirlerin kaldığı cezaevine ne olacak? Kara kuvvetlerinden bir binbaşı hiçbir kampın yıkılmayacağını söylüyor: “Burasını koruyacağız. Çünkü mahkemelerde bir esir, beni şu hücreden şuraya sürüklediler diye bizi suçlarsa biz de o savcıyı getirip gösterebiliriz. Burası çok önemli bir tanık olacak mahkemelerde.” Aslında bu sözler, ileride esirlerin ABD aleyhine dava açabileceklerine ilişkin endişeleri de gözler önüne seriyor. Bir askere, “yıllar sonra burası bir otel olabilir mi” diye sorduğumda, “Neden olmasın. İnsanların ilginç tatil istekleri olabiliyor” ifadesini kullandı.

Bir dönemin en önemli politikasının ürünü olan tutsakevinin kapatılması karşısında askerlerden şimdilik resmi bir açıklama gelmedi. Ancak 4 günlük gezinin sonunda aldığım izlenim, çok da memnun olmadıkları şeklindeydi. Hatta kamptaki üst düzey bir yetkili isim vermeden, Obama’nın liderliğini eleştirdi. “Bence buraya gelip bizimle konuşmalıydı. Ziyaret etme gereği bile duymadı. Ben de liderlik yaptım ve her zaman astlarımla konuşup danıştım” dedi. “Herhalde kapatmaya gelir” dediğimde “Kesinlikle onu kaçırmaz” ifadesini kullanmaktan çekinmedi.

Guantanamo'da görüştüğüm kişiler arasında beni en çok etkileyen ifade ise, ismini saklayan bir yetkiliden geldi. "Sizce, burası kapatıldıktan sonra kendinizi yargı önünde bulabilir misiniz?" diye sorduğumda verdiği yanıt yaşananların kanıtı gibiydi: "Evet... Yıllarca Auschwitz'te soykırım yapanların buraya sığınmasına izin verdik. Ardından da ülkelerine gönderdik yargılanmaları için. Hatta birini geçtiğimiz haftalarda yolladık. Bence 50 yıl sonra çok fazla insan yargı önüne çıkacak." Buradaki turum boyunca insanlığın bir kenara bırakılıp esirlerin hukuk dışı muamele görebileceğine ve dünyanın hiçbir şey yapamayabileceğine tanık oldum.
Kampta görülen mahkemelerde, “düşman savaşçı (enemy combatant)” olduğuna karar verilen esirlerin statülerini inceleyen Deniz Albayı Ken Garber ise, “Washington’da alınan karara saygı duymak zorundayız” dedi. İlk defa bir başkanın emriyle tüm mahkeme kararların gözden geçirileceğini söyleyen Garber, “10 ay içinde yetiştirmek zorundayız” dedi. Bundan böyle Obama’nın “düşman savaşçı” teriminin kullanılmasını yasaklamasına ilişkin de “Yine saygılıyız” diyor imayla.

Buradaki turum boyunca insanlığın bir kenara bırakılıp esirlerin hukuk dışı muamele görebileceğine ve dünyanın hiçbir şey yapamayabileceğine tanık oldum. Her şeye haklı bir mazeret bulmaya çalışan bir yönetimle tanıştım.
Turuncu tulumlu tutukluların fotoğraflarını basına dağıtan ABD ordusunun, "Böyle bir tepki beklemiyorduk" şeklindeki aymazlığı karşısında ise tüylerim diken diken oldu.
Belki o kamp bir gün gerçekten kapatılacak. Peki ya dünya böyle bir olayın bir kez daha yaşanmayacağının garantisini verebilecek mi sizce? Ya da bir başka deyişle: Gerçekten vermek ister mi?..

Guantanamo yazı dizisi -3 (Dip Not)

DİPNOT: Savaşta yakalanan üniformalı ve bir devlete bağlı olması gibi koşulları yerine getiren düşman askerlerine uluslararası statüde “savaş esiri” denmek zorunda. Böylece uluslararası anlaşmalara göre korunma, adil yargılanma gibi birçok hakka sahip oluyorlar. Ancak ABD esirleri “düşman savaşçı” olarak nitelendiriyor. Böylece anlaşmalardan da muaf kalmaya çalışıyor.

2.4.09

Guantanamo yazı dizisi -2

"Esirlerin sorgulandığı sırada oturtuldukları sandalye"

"Uyum sağlayan esirlere üsttekiler, sağlamayanlara alttaki eşyalar veriliyor"

Uçakta Guantanamo'ya giderken. Arkada kalakaldım..."

"Bu da Guantanamo'ya ilk indiğimizde. Yağmur sadece 3 dakika yağdı ve sonra durdu."

1.4.09

Yine yenildik. yine yenildik... yine yenildik. alıştık ama değil mi?


Öyle fanatik bir futbol meraklısı değilim. hatta maç olduğundan kimi zaman o gün haberim olur. eskiden çok takip ederdim... ailece bizim için bir toplanma ritüeliydi. Baktık gol yedik, babam "hadi bir yer değiştirelim, şans gelir" diye bir koltuktan diğerine geçerdi. eğer o koltukta gol gelmişse asla kalkılmazdı:)) Totemler!!!

daha şaşalı yıllardı ben lisedeyken falan. hep yeniyor, zafer üstüne zafer kazanıyorduk. heyecanlanıyorduk... bir de Galatasaray'ın UEFA Kupası'nda İngiltere'de bir yurt kantinindeydim. Düşünün sağım solum biradan suratları kızarmış fanatik İngiliz. Tek Türk ben! Hiç unutmam, sarı kırmızı bir fularım vardı, cebime sokmuştum. Tafarel gol kurtardıkça çığlık atıyordum. Maç bittiğinde oradaki en az 100 kişi gözlerini dikip bana baktı. Dedim ki Bilge, budur zamanı çıkardım fuları. Bir salladım ki görmeyin. Allah'tan yanımdaki İtalyanlar da bizi tutuyordu. Öyle eğlenmiştim...

ama yıllar sonra biriyle tanıştım. bana futbol dünyasında dönen bütün dolapları yakından tanıma fırsatını verdi saolsun. ayak oyunlarını, rantları... sabah namazlarıyla, oruçlarla alınan kaptanlık bantlarını..

sonra gerçekten oynananın spor değil de "22 kişilik bir sirk" olduğuna karar verdim. kimi aslanın ağzında yaşıyor, kimi de tramplenden atlarken düşüyor. şanslıysa da altına ağ geriyor "babaları"...

zaten dünya eşit değil, bari sporda olsun değil mi. ben voleybol oynadım, daha güzel, daha az kirlenmiş. ama kimse önemsemiyor. mesela geçtiğimiz hafta Arkas takımı Avrupa Çalenç Kupası'nı kazandı haberiniz var mı? Gazeteler tek bir satır bile yazmıyor, ama Avrupa'nın en önemli kupalarından biri... Eminim Arkas'ı duymamışsınızdır bile.

Böyle işte. bu akşam da maçı izlerken bunu düşündüm. o futbolculara da yazık, bize de... ama en azından Milli Takım'a umut beslememeyi öğretti hayat Türk milletine. Son maça kalmadan tek bir gruptan çıktığımızı bilen varsa allah adına söylesin. Adlarını bilmiyorum spiker sıraladı. o iki takımı deplasmanda yeneriz. ama yeniden ölerek, yeniden dirilerek::)) Sıkıldım yaa.. Bir de bir gruptan şöyle İngiltere, İspanya, Almanya gibi direk çıkalım. Averaja falan gidelim. Görecek miyiz o günleri dersiniz?

(Resime ilişkin: Bu yazki İspanya-Almanya arasındaki Avrupa Kupası final maçında Madrid'deydim. Tıklım tıklım bir barda İspanyollarla birlikte izlemiştim maçı. Almanya bizi elemişti ya, gıcıktım hepsine. İspanyollar her iki dakikada bir bizim "ah" ünlememizi Lazlar gibi "uiiiyyy" diye söyleyerek bağırıyorlardı. Yukarıdaki foto da maçı izlemeye giden İspanyol hatunlardır.)