21.12.10

Burnunu kestirmek isteyenler okusun

Kosova'nın güzelliği ve bize benzerliğinin ardından yolum birkaç günlüğüne de Kıbrıs'a düştü. Orada da Tesev adlı vakfın bir toplantısı vardı. Lefkoşa ile ilgili resimleri telefonumun bluetooth'u çalışmadığı için aktaramıyorum. 2010'da deliler gibi gezip bir sürü ülke görmenin, yeni kentler tanımanın dibine vurdum galiba.
Ama sanırım Tanrı'nın eli bu kadar çok gezip tozup oturamamamın acısını çıkarmaya kararlı ki beni son 4 gündür yatağa kilitledi. Cumartesinden beri bilfiil yatıyorum. Yok hastalanmadım, burnumdan ameliyat oldum. Ama sanırım canımın bir parçasını da ameliyat masasında bıraktım. Bu ne acı, ne ağrı. Burnumun direği sızlar derler ya... Öyle sızlıyor işte.
Merak ediyorsanız söyleyeyim, öyle estetik falan değil bu ameliyat. Burnumda çok büyük bir sorun vardı ve o yapıldı. İçinde kocaman iki tane silikon tampon vardı. İlk gün hastanede kaldığımda sadece biraz ağrım ve az da morluğum vardı. Ancak ikinci ve üçüncü gecem bir felaket geçti. Çünkü sağ burnumun içindeki tampon kan pıhtılarından dolayı tamamen kapandı. Ve bu durumda içeri hava, otrivine ve muhteşem okyanus suyum gitmediği için gözüm kırmızı-mor arası bir renk aldı. İlaçlar içeri girmek yerine ya yukarı gözüme kaçtı ya da ağzımın içine ve tatları çok kötüydü. Ve sağ gözüm de hava gitmediği için tamamen şişip kapandı. 5 saatte bir aldığım minoset de ağrıyı dindirmeyi başaramayınca sabahın köründe doktoruma telefon açtım. Allahım o ne göz yaa... Hayır fotoğraf falan koymam çünkü çok çirkinim!

Neyse hemen hastaneye gittik ablamla ve doktor büyük bir incelikle tamponları çekip çıkardı ve içeriye hava girdi! tampon denilen şeyin üzeri de balık sırtı gibi dik dikti. ayyy... ama galiba o içimden kayıp çıkarken bir parçam da onunla çıktı. bu ne acı... bir de morluklar için krem verdi: arnica.

neyse eve geldim ve uyudum. günlerdir düşünüyorum da bu ünlüler manyak galiba, yılda birkaç kez estetik yaptırıp bu acılara nasıl katlanabiliyorlar. yani "güzellik uğruna" denilen şeyi ben sağlık için yaptım ama yemin ederim gerekmese katlanılacak acı değil bu. durup dururken sırf canı istiyor diye insan bir parçasını kestirir mi? doktor 35'ini geçirme dedi ee kaldı 3...

yanaklarım, dudaklarım öyle şişti ki yemin ederim bir bilge daha çıkar benden. sonra ağzım birkaç gün tat almadı. annemin sürekli "bak sana çok güzel lezzetli çorba yaptım" cümlesi benim için hiçbir anlam ifade etmedi.
aaa banyoyu anlatmadım, nasıl atlamışım. çok büyük bir seramoniydi. ben duş aldıktan sonra yüzüme havlu koyup başımı arkaya attım ve annem büyük bir titizlikle şampuanladı. sanırım 1 saat sürdü 10 dakikalık banyo. tam bir işkence.

cuma dikişlerim alınacak. 10 günden önce morluklar ve şiş inmezmiş... burnumun üzerindeki plastik destek de 10 gün daha kalacak. zaten birileri çarpar diye öyle korkuyorum ki hiç evden çıkasım yok. öyle yemek yiyip yatıp uyuyorum. bir de internetten film izleyip duruyorum...
böyle işte... ameliyat olmak isteyenlere ileriki günlerdeki halimi yazıp daha da ilham veririm. bilge der ki yoksa bir sağlık sorununuz vazgeçin ameliyattan falan. yok mutlaka gerekiyorsa o zaman sabırlı olun ve kendinize iyi bakın. Hee bir de benim doktorum Florence Nightingale Hastanesi'nden Mehmet Tınaz Bey. Süper bir doktor. çok nazik, ilgili... herkese tavsiye ederim...

Son söz... yılbaşına kadar iyileşeceğim ancak hoplayıp zıplamadan gireceğim. O zaman 2011 Bilge için demek ki sakin ve oturaklı bir yıl olacak:)... hadi hayırlısı...

12.12.10

Etin kilosuna dikkat!!!


Kuru etin kilosu burada 12 euro Türkiye'de 40 euro. Et de burada kıpkırmızı. Valla dondurucu olsaydı kesin alırdım. Ama kurusunu aldım; sucuk ile pastırma da geliyor. Herkesi bekliyorum kahvaltıya:))

Kosova'dan yerel lezzetlerle geliyorum

11.12.10

Küçük Bursa Prizren





Hava buzzz gibi. Geceleri eksinin altına düşüyor, gündüz de en yüksek 5 sanırım.
Ama Kosovalılar sıcaklar... Türklerin en yoğun yaşadığı kent olan Prizrendeyiz. Burası küçük Bursa resmen. dağın eteklerine kurulan evler, dar sokaklar. asla bir avrupa kenti değil. büyük oymalı bloklar falan yok.
kentin tam ortasından bir nehir geçiyor. ne de güzel gösteriyor burayı. gürül gürül akıyor. neredeyse herkes türkçe konuşuyor. ama bizimle. kendi aralarında genelde arnavutça konuşuyorlar.
uyuyakaldığım için geç kaldım ve koşmam lazım. sizi de bir iki fotoğrafla başbaşa bırakıyorum. Akşama görüşürüz.

9.12.10

Kosova'da fırtınalı bir gece


Uzun zamandır yazmıyorum diye başlayan yazılarımın sayısı ne çok arttı. Ne bileyim, yaz yaz yaz bazen yoruluyorum. Bir de evde artık kitaplaştırmak üzere gezilerimi yazmaya başlayınca, buraya yazmak tekrar gibi oluyor benim için.

Ama Bilge yine yollarda diye başladım karalamaya... En son Güney Kore demiştim. sonra arnavutluk'u, kars'ı, mardin'i arşınladım. ilki çok kısa sürdü ama mardine ve insanına bayıldım. bir de kars'ın kaz etine...

Hepsinin güzel resimleri var ve artık yazacağım. Bilge yine yollarda dedim ya geldim bu kez Balkanlara, Kosova'ya... Bir grup milletvekili ve belediye başkanıyla birlikte buradayız. Öyle yoruldum ki daha yolculukta ne Kosova'nın resmini çekebildim ne de insanıyla konuşabildim.
Her şey uçağa bindiğimizde başladı. Oturduk ve bekledik. bekledik bekledik. 12.50'de kalkması gereken uçak 2'yi çeyrek gece kalktı. sevgili pilotumuz, sadece 1'de 10 dakika gecikeceğiz diye öylesine bir açıklama yapma gereği duydu. aradan 1 buçuk saat geçtikten sonra da "kabin ekibi iniş için yerlerinize" dedi. süper bilgilendirme. insan bi rötar der, kalkın yürüyün biz daha burdayız der. yok hava trafiği yüzünden öylece oturduk. gazetelerin hepsini satır satır okudum, notlar aldım. sonra yan koltukta oturanların gazeteleriyle değiş tokuş ettik. skylife'ı hatmettik de yine de zaman geçmedi.

neyse kosova'a yaklaşık 1,30 saat sürüyor yolculuk. indikten sonra da Kosova Büyükelçisi bizi öğle/akşam yemeğine aldı. ardından da 2 saat süren bir otobüs seyahatiyle prizren'e geldik. bu süre içinde elde valizler, koştur allah koştur.

Yolda ilerlerken savaştan zarar görmüş yıkık bir sürü bina gördüm. Evler minik, kocaman ağaçlıkların ovaların arasına sıkışmış. öyle bizdeki gibi dev gökdelenler, alışveriş merkezleri falan yok. Zaten yeni yeni gelişiyor kosova. bağımsızlığını iki yıl önce ilan etmesine karşın Kıbrıs, Rusya, Sırbistan dahil dünyanın yarısı tarafından halen tanınmıyor. AB ise çoktan tanıdı ve üyelerine tanıyın çağrısı yaptı. Halen sokaklarda NATO'nun barış gücü askerleri geziniyor. Ben ilk kez balkanlara geldim ve gerçekten sokaklardaki havayı merak ediyorum. Zaten herkes az çok Türkçe biliyor.

neyse gelelim otele. lobide show tv açıktı. duvarda da kenan imirzalıoğlunun otel personeliyle çektirdiği resim asılı! Sadece hem de!

yukarı çıkıp da bir duş alır uyurum diyordum ki haberlere bakma gafletinde bulundum. dalıp gitmişim. bir anda elektrikler gitti. otelde! sonra kapım sürekli rüzgar sesinden çarpıyordu. balkon pimapenimin arası zaten parmak kadar açık. Bu arada burda sıcaklık 3 derece falan. neyse kapının arasına havlu sıkıştırdım. ses kesildi.

Yarın yoğun bir gün olacak. Yagmur, fırtına sesleri arasında korkmadan uyumaya çalışacağım. Hem ben otel odalarını çok severim. kendine ait bir odan olur işte. Daha 4 günüm var ve evimi özleyemem henüz. yarın fotolu ve daha malzemeli bir bilge gelecek.
şimdilik iyi geceler..

6.12.10

Sana büyük bir sır söyleyeceğim

Sana Büyük Bir Şey Söyleyeceğim

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Korkuyorum senden
Korkuyorum yanınsıra gidenden
Pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından
Söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı-yavaş zamandan
Korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır, sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya
katlanmam
sevgilim...

Aragon

11.9.10

U2 Zulfu Livaneli Duet - Gerçekten Bono'ya İstanbul"u göstermişiz:)

Evet Seul güzel... burayı daha detaylı yazacağım ama İstanbul'da olmadığım için kaçırdığım iki şeye çok üzüldüm. Biri Türkiye'nin yarı final maçına kesin giderdim bir de tabii U2 konseri. aslında ben geçtiğimiz yıl İsveç'te kendilerini izlemiştim. muhteşemlerdi gerçekten. artık eski U2 değil ki... protest ama o militanlığı artık yok. daha çok bir PR müziğine dönüştüler. şovmenler... son albümleri çok iyi ama ben yine de joshua tree'de kalmak isterdim. neyse, yine de gidenleri tebrik ediyorum. bu hayatta bir kere olur bir daha da olmaz!!!
İnternette buldum aşağıdaki videoyu. Livaneli, Yunan şarkıcı Dalaras'ın da konserinde sahneye çıkmıştı. Kendisi "halkların kardeşliği"nin müzik temsilcisi oldu sanırım. yine de insan doyamıyor ki sesine... kadifeden ince ince:))

6.9.10

Seul'den sevgilerle!!!




Yaklaşık bir ay önce beni arayıp Güney Kore'ye gider misin diye sorduklarında tereddüt etmeden evet dedim. Hayatımda ilk defa uçakla doğunun da doğusuna gidecektim - hiç hayır der miydim? Hem de Güney Kore hükümeti davet ediyordu. Kasım ayında düzenlenecek olan Gelişmekte olan ülkelerin birliği G-20 zirvesi öncesinde ülkelerin gazetecilerine özel bir toplantıydı. Toplantının "yoğun" içeriği dışında beni ilgilendiren 11 saatlik uçuşu business'de gidecektim. Allahım New York'a giderken çektiğim çilelerin ve uykusuz saatlerin saatlerin acısını çıkartacaktım.
Son anda yetiştim uçağa ve kuruldum 4A koltuğuma. Zaten gecenin bir yarısı olduğundan hemen düğmelerle oynayarak koltuğu yatırdım. Sabaha kadar da hiç kalkmadan uyudum. çok yorgundum ve zor bir gün geçirmiştim ki gözümü açacak halim yoktu. Kalktığımda kahvaltı veriyorlardı.
Neyse Güney Kore'nin başkenti Seul'e indiğimde buranın saatine göre öğleden sonra 3'tü. Türkiye buranın 6 saat gerisinde. Beni kapıda karşılayan zirvede görevli kız, alandan çıkardığı gibi karşıma bir kamera getirdi. Güney Kore'ye gelmem hakkındaki fikirlerimi soracaklardı. Allahım zaten bir gözüm hala kapalı, ayakta duramıyorum ama bu asyalıların naziklikleriyle ilgili şöhretleri var ya ben de nazik olayım dedim. Başladım güzel Türkiye-Güney Kore ilişkileri, savaş falan anlatmaya. Neyse ki 3 soruyla beni bir arabaya bindirip otelime gönderdiler.

Otelimin adı Shilla. Buranın en lüks oteli. Odamdan Seul'un tüm manzarasını görebiliyorum. Burası daha çok ağaçlık tepelerin arasına kurulan bir kent havasında. Hava demişken aslında 30 derece ama sürekli yağmur yağıyor ve neredeyse geldiğimden beri tek bir güneş ışığı görmedim. hep puslu ve karanlık.
Tabii saat farkından bugünkü toplantılar için 7de uyandım. oysa ki güzelim İstanbul'da henüz saat gece yarısı 1'di. Bir de ablam beni gece msn'de kitleyince iyice saatim şaştı.
Toplantılar aslında çok iyiydi. Asya'nın yükselişi, Çin-Japonya ve G. Kore üçlüsünün bölgedeki etkinliği konuşuldu. Bölge gazetelerinin genel yayın yönetmenleri, yabancı ajansların bölge şefleri fikirlerini anlattı. Hintliler, Endonezyalıların dışında Arjantin, Meksika ve İtalya'dan da gazeteciler var (tabii ki dünyanın her yerinde olduğu gibi yine en çok italyan gazeteci daniella ile anlaştık. birlikte çalışmayan telefonlarımızı 3G ve bilmem ne ayarlarıyla oynayarak çalıştırmayı başardık!!!)
Toplantılar sırasında ise bayağı yoruldum. Dinle dinle nereye kadar. Bir ara resmen gözlerim kapanıyordu, ancak yine de çok iyiydiler. Dünyanın diğer yarısında bir daha asla buluşamayabileceğim insanlarla tanışmak gerçekten çok keyif verici bir olay. Asya bize çok yakın ama bir o kadar da uzak. Koskocaman bir ekonomi, birbirinden bambaşka kültürler ve diller var. Gezecek ne çok ülke, öğrenecek ne çok şey var.
Yavaş yavaş yatma vakti geldi sanırım. Gözlerim kapanıyor. Yukarıya yediğim yemeklerden resim koydum. Burada her şey genelde soğuk, sulu ve kaygan. Tamam o sopalarla yemeyi becerebiliyorum ama kaygan yosun gibi şeylerde çok başarılı olduğum söylenemez. Bir de balkabağının her şeyini yapıyorlar: çorbasını, kızartmasını ve haşlamasını. ayrıca her şeyin içinde yüzen bir karides mutlaka var...
Neyse Bilge şimdilik kaçar... Yarın yine gelecek ben. Ama diyeyim ki Asyalıları sevdim; güleryüzlü ve çok nazikler. Bir de bana hiç uymayan bir özellikleri var, çok sessiz konuşuyorlar:))

5.9.10

Başka bir dünya


Kimi ölüler bize ne kadar yakın / Yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü...

(yukarıdaki sözü dostum hilalin bloğundan çaldım; sonra da o söz beni benden çaldı. okuduğumda aklıma sadece babaanem geldi. sanırım onu çok özlemişim. ölü ama bana ne kadar yakın... düşündüm de yaşıyor olsaydı dizlerine uzanıp dertleşseydik. bana bir kadın olmak ne kadar zor olursa olsun hep güleryüzlü, güçlü ve güzel görünümlü olmam gerektiğini öğütleseydi. "kolunda altın bileziklerin var senin, yüzünden de gülümsemen hep mutlu ol bilge" deseydi. hani doğduğum gün annemler adımı reyhan koymak istediklerinde itiraz edip "bu bebek çok cılız. taşımayaz o ismi ama bilmiş bilmiş bakıyor bilge diyelim mi" diye ağırlığını koyup bugünkü ismimi bana verdiğini belki 100'üncü kez anlatsaydı.

babanemi ben yaşlıyken tanıdım normal olarak. bu yüzden o hep benim için masumdu, ağırbaşlıydı, oturaklıydı. sonra fedakardı, yemekler yapar 5 çayına bisküvi çıkarırdı. babaneydi, annaneydi, anneydi, nenekaydı.
ama kadındı da. acaba o da üzülmüş müydü hiç bir kadın olarak. kırılmış mıydı, incinmiş miydi? mesela dedem ona nasıl davranıyordu? çekip gitmek istemiş miydi, yalan mı gerçek mi olduğunu anlayamadığı bir dünyanın içinde sıkışmış mıydı, bir kadın olarak hep güçlü olmak zorunda kalsan da aslında ne kadar zayıf bir yaratık olduğunu düşünmüş müydü, bunun farkına vardığında güçlü olmanın kadının ruhuna aykırı olduğunu, üzerinde bol durduğunu aynada görmüş müydü? kırılmamak için sert görünmeye çalıştığında belki dıştan olmasa da içindeki organlarının bir saniye içinde paramparça olduğunu hissetmiş miydi, katılarak ağladığında dizleri boşalmış mıydı? ne yazık ki bu dünyada hepimizin bir "başka bir seçeneği" var. çekip gitsen de diğer tarafta seni bekleyen başka bir insanı, bir işi, bir şeyi işte saklıyor herkes değil mi, kimse bunu kendine itiraf edemez ama öyle işte.
işte o "seçenek" yoktu babanemin zamanında. gidecek başka bir yer de yoktu, bir tek eşinin dizinin dibi vardı. belki de güzeldi değil mi? belki de... belki de bu kadar kafamız karışmazdı "seçeneklerle"...

Babanem bana hep dedeme baktığını ve hayatını toparladığını söylerdi. kadınların var olmam sebepleri bu muydu acaba sadece. evlenmek çocuklarının ve kocalarının toparlanmalarını sağlamak. belki de babanemin çok hayali vardı ama söylemedi kimseye. ama onunla ilgili tek bildiğim bir şey varsa o da hayatımda tanıdığım en güçlü kadındı. hayatta kimseye minnet etmedi; bastonla yürürken bile kendi yemeğini yiyebilmek için mutfak ve banyoyu kırdırıp kendi boyuna indirdi. dimdik durdu hayatta ve dimdik öldü. son nefesini de elimi tutarak verdi.

ben de onun gibi olmak, yaşamak ve ölmek isterim. ama hala nefes alıyorum ve kimi zaman güçsüz olmak da istiyorum. güçsüz olduğumda kimse beni ezmesin istiyorum. küçük bir hayatım, sıradan bir mutluluğum ve kendi dünyam olsun istiyorum. kalabalığın, küçük hesapların, sırların, kırılmaların olmadığı bir dünyam olsun istiyorum. var mı böyle bir dünya babaanne? varsa söyler misin gideyim?... ne olur gideyim... ama yok di mi? ben 32 yılda bulamadıysam yoktur herhalde... var mı?

(fotoğrafa imza atmayı unutmuşum. kızdı birileri... Uğur Can'dır imzanın sahibi. Yer Gazze. Odada bilge yazı yazmaya çalışırken Uğur habersizce deklanşörünü çalıştırmış... ellerine sağlık en güzel resimlerimi hep sen çekiyorsun... bir sonraki seferimiz nereye?)

Filistin'den bambaşka bir başarı hikayesi - Nablus'a gittim gördüm yazdım! İyi ki de gitmişim.

Nablus'ta muhteşem malikanede gün batımında söyleşi yaparken. Keşke her röportajım böyle olsa canımı verirdim:) Bu arada arkada da tabak gibi dolunay vardı.
Burası "Beit Falasteen" ya da Türkçesiyle "Filistin Evi".
Sayın 76 yaşındaki uyumayan, daimi dinç kısaca çakı gibi Munib R. Masri.
Balkonumdan Nablus.
Ramallah kentinde Masri Beyimizin amca oğlunun ailesinin yaşadığı "evcik."
Alttaki resim malikanedeki odam, üstteki de banyom. mermer küvet yaaa... havlular suriye işi-iğrencim ama etiketine baktım.

Aşağıda "İsrail'de mahvolan Bilge"de yaşadığım acı maceraları okuyabilirsiniz. aslında o yazıyı bundan önce okumanız gerekiyor çünkü burası "güzel" ve "aşağıda yaşanan acılara değer" zaman yaşanları anlatıyor.
Kudüs'teki İsrail Başbakanlık bürosundan basın kartlarımızı aldık sabahın bir köründe Kutup abiyle. O kartlar olmadan Filistin bölgesine geçmeniz mümkün değil. Aslında bize polisler sormadı ama sorarlarsa elinizin altında olması gerekiyor.
Filistin bölgesi dediğim yer İsrail'in doğusunda kalan ve Batı Şeria olarak adlandırılan yer. Burada Ramallah, Nablus, El Halil gibi önemli kentler var. Bu kentlerde sadece Filistinliler yaşıyor ve aslında İsraillilerin girmesi kesinlikle yasak. Ancak işgalci İsrail saolsun üzerine para vererek İsraillileri bu kentlerin tepelerine kaçak olarak yerleştiriyor. Ev, yol, su, elektrik sağlıyor. Aslında bu uluslararası hukuka aykırı ama İsrail ne takar ki hukuku!
Neyse bizim asıl yolumuz Nablus kentiydi. Şu ünlü 2001 intifadasında İsrail'in bir türlü kıramadığı büyük direnişin gösterildiği kent. Burada Filistin'in en zengin işadamıyla söyleşi yaptık. Kendisinin adı Munib Masri idi. Kendisiyle randevulaşmamız bir ay sürdü zaten. Ama değdi mi diye sorarsanız evet derim. Hayatımda ilk defa bir şatoda kaldım. Evet iyi duydunuz kendisi Nablus kentine 2 bin metre yukarıdan bakan bir şatoda yaşıyor. Muhteşem bir malikane. Evin altında 1700 yıllık Bizans dönemine ait bir manastır var. Bahçede Napoleon'un metresi için yaptırdığı kış bahçesi, bir tapınak, osmanlı kurnaları, fransız kemerleri... sayamıyorum ki... Savaş ve acının olduğu Filistinde böyle adamlar da var. Aslına bakarsanız Filistin'de yönetimi elinde tutan ve Arafat'ın da bağlı olduğu El Fetih adlı parti üyeleri arasında gerçekten çok zenginler var. Filistin'de 3 gün kaldım ve son gün Ramallah kentinde gördüğüm malikaneleri hiçbir yerde göremem herhalde bir daha. Bir kere en az 4 katlılar ve çok çok çok odalılar. Ne bileyim dünyanın her tarafında olduğu gibi orada da yoksulluk ve lüks bir arada yaşanıyor.
Ben yine de Masri'yi tanıdığım, o evde kaldığım ve Filistin'in bambaşka bir yüzünü bir gazeteci olarak gördüğüm için çok mutluyum. Haa siz gidip görebilir misiniz? Evet aslında ama vize, iyi bir davetiye ve çok sabırlı olmanız gerekiyor. Masri beni kendisinin Türkiye temsilcisi seçti. Gitmek isteyenlerin başvuruları alınır!
(bu arada Masri ile ilgili yazı dizim çarşamba-perşembe ve cuma günleri sabah gazetesinde yayınlandı. okumak isteyenler için linkleri budur: http://www.sabah.com.tr/Dunya/2010/09/02/bagimsizlik_ekonomik_ozgurlukle_gelir

İsrail'de mahvolan Bilge.



Son olarak Kudüs'ten yazacağım demiş ve 15 gün ortadan kaybolmuştum. Bir ara ne güzel yazıyordum. sadece gezilerimi değil kendimi de... o gün yaşadıklarımı, ailemi, dostlukları, sevgileri, ihanetleri, mutluluklarımı, üzüntülerimi... aslında yine başlama isteği öyle dolduruyor ki içimi... birileri beni okuyor biliyorum, bunu bilmek bile insanı mutlu ediyor. bu sanki radyo programı yapmaya benziyor biraz. kaç kişinin sizi dinlediğini asla sayamazsınız. ben de bilemem. ama geçen yıl bir kız trabzondan emine adında. bana ne güzel bir email atmıştı. onu hiç tanımıyordum o da beni. ama beni ne çok seviyordu. nerede acaba şimdi?
neyse geri geliyorum yeniden... kudüs demiştim. aslında yolculuğum istanbul-tel aviv-kudüs-filistin (nablus) şeklinde geçti. hayatımda geçirdiğim en kötü yolculuklardan biriydi. nedeni ise zaten birçoğunuzun facebook'tan da bildiği üzere sorguya alındım israil pasaport kontrol polisi tarafından. saolsun Mavi Marmara, İHH ve yok olan İsrail-Türkiye dostluğu. İki kez Gazze'ye gittim ben son 5 yılda ve hiçbir şey olmadı. Sorgulanmamıştım bile. Düşünün Gazze, İsrail'in doğrudan savaşta olduğu bir bölge. Filistin'in Batı Şeria bölgesi, yani daha çok siyasi başkent de denebilir ise kısmen çok daha huzurlu. İsrail oraya çok müdahale etmiyor. Ama işte Türk'üz ya... Çek kenara. 4 saat boyunca dedemin adından Irak'a neden gittiğim (ki bu 3 kez soruldu) konularından hesap verdim. Eski pasaportumu saklasa mıydım acaba? Bilmem ben kabak gibi verdim. Eski İsrail vizelerini görürler de daha rahat bırakırlar diye. Oysa ki sanırım felaketim oldu. Bir ara baktım 10 kişilik çoluklu çocuklu kalabalık bir Türk aile de gözaltına alınmış. Yazık yaa... Biz de mi yapalım yani İsraillilere aynısını?
Neyse en sonunda saolsun İsrail İstanbul Başkonsoluğu devreye girdi de çıkabildim. Ama bu sefer de valizim yoktu. Biliyor musunuz hala yok! THY muhteşem bir şekilde valizimi kaybetti. Bir rapor tuttuk, döndüğümde de resmi başvurdum. 2 hafta geçti. 1 ayda bulunamazsa para ödeyecekler. Ama valla az öderlerse maddi ve manevi dava açmayı düşünüyorum. Çünkü düşünün Filistin'de valizsiz kaldığınızı! Üzerine giysi bulman, iç çamaşırı alman, ayakkabı bulman neredeyse imkansız. Öncelikle bütün dükkanlar ramazan yüzünden kapalı. gerçekten orada hayat 6 buçuktan sonra başlıyordu. sahurda son buluyordu. Kudüste bir alışveriş merkezi buldum ve 1 saatte kendimi baştan yaratmak zorunda kaldım. Bu ne kadar zor bir şeymiş. Aslında saatlerce alışveriş yapmanın ne kadar anlamsız olduğunu da o an anladım. 1 saat yetebiliyormuş:)
Sonra o aldıklarımı içine koyacak bir de büyük çanta aradım saatlerce. THY yüzünden Kudüs'te sadece bir akşam yemeği yiyebildim. Oysa ki ne büyülü bir kent. Sokaklarında gezmek istiyordum çok. İsrail genellikle en koyu Yahudileri bilerek Kudüs'e yerleştiriyor. Bir mahalleden geçtik neredeyse hiç renkli giyen yoktu. Siyah ve beyaz. Kadınları genellikle eşleri dışında kimse saçlarını görmesin diye peruk takıyor. tabii bunlar aşırı dindar olanlar. inanılmaz çok peruk dükkanı vardı. ayaklarına kadar elbiseler, siyah külotlu çoraplar. Baktım da sadece kapanan Müslüman kadınlar değil ki. Bıraksalar hepimizi siyaha sokup çıkarmayacaklar valla.
Neyse durum vaziyet budur. Valizim hala yoktur. Duanız beklenir. En çok da yeni aldığım muhteşem iki gömleğime üzüldüm. bir de annemle pınar dostumun aldıkları bluzlere... tazminatında değilim inşallah bulurlar!!!
(Genelde fotoğraflarımı koymuyorum bloguma ama ne kadar bitkin olduğum göresiniz dedim. Yukarıdaki resim ben havaalanında kağıtlara bakarak memurla valizimi ararken ve muhtemelen müdür-konsolosluk-aile arasındaki telefon görüşmelerimden birini yaparken- çeken muhteşem sabırlı az konuşan sakin foto editörü insan Kutup Dalgakıranlar!!!)

22.8.10

İsrail - Tel Aviv - Kudüs'e bir iki!!!

Yolculuk yapmak kimilerine cazip gelebilir. Çirkinlik yapıp da işimin bana sunduğu muhteşem nimete asla dudak bükmüyorum. Ama sadece bazen zor geliyor. Kalmak, dinlenmek, ait olmak, sakinleşmek istersiniz ya. Onu istiyorum bu aralar. Olmuyor ama... olmuyor... bilge yine yollara düşüyor. Yarın bu kez İsrail - Kudüs - Filistin yolları gözüktü. Siz bu satırları okurken ben büyük olasılıkla Tel Aviv - Kudüs arasında takside; ya da Kudüs sokaklarını arşınlıyor olacağım. Gitmediğinizi biliyorum; kimse güneş-kum-sırt üstü güneşlenmeyi içeren tatil yerine Ortadoğu'yu tercih etmez. En büyük olasılıkla Lübnan ya da Suriye'ye gitmişsinizdir belki. Ama bence Kudüs dünyanın en güzel kentlerinden. Bizim kapalıçarşıya benzeyen büyük bir yerleri var. Ve o kutsal bölgenin sokakları arasında gezinirken Yunan Ortodoksların, sonra Ermeni Ortodoksların, sonra Yahudi mahallelerine giriyorsunuz. Ardından Müslümanların bölgesinde geziniyorsunuz. Paylaşılamayan kutsal toprağa gidin... Gerçekten uğruna neden savaşların yapıldığını o zaman belki az da olsa anlayabiliyor insan... Bir de muhteşem Mescid-i Aksa var ya. Hani şu kubbesi altından olan. Haa bir de bir not: camiye girmeden önce kelime-i şahadet getirtiyorlar haberiniz ola...
Bilge kaçar! Yarın size Kudüs'ten yazar...

19.8.10

Günün şarkısı...


�ebnem Ferah - "Eski"
Yükleyen musicplay. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

Sümela'da 1600 yıllık horon

video

Sümela ve Yusuf






Sabahın 4'ünde uyandık. Trabzon ekibiyle birlikte Manastır'a tırmanmak, yer kapmak ve en iyi bilgileri almak için 5'te Maçka'daydık. Foto muhabirleri Sümela'ya çıkarken biz de Ortodoks Patrik'inin otelinin önünde beklemeye başladık. Trabzon biz İstanbullulara göre kötü olaylarla anılan bir yer oldu. Hrant Dink'i katleden Ogün Samast Trabzonlu. Geçen yıllarda da Katolik rahip Santoro yine Trabzon'da katledilmişti.
Ayin için de birçok protesto olabileceği söyleniyordu. Hatta yol kenarlarında taşlamaların, ormanda ağaçların arasından saldırının olabileceği... Biz korkuyorduk; ama ya Ortodoks cemaati.
İşte o anda otelin önünde biriyle göz göze geldik. İstanbul'dan Ortodoks cemaatinden tanıyordum. Ayinde görevliydi. Bana baktı; "Nasılsınız" dedim; sağ elini yumruk yaptı ve gözlerimin içine bakarak "Yusuf'la birlikte çıkıyoruz" dedi...
Korkuyor muydu? "Evet hem de çok. Saat 12'yi görmek istiyorum. Bu işten sağ salim çıkalım istiyorum. Başka da bir şey istemiyorum."
Onun gözlerinde o korkuyu gerçekten gördüm. Oysa ki bu topraklar yüzyıllar önce onlarındı. Sonra siyaset, haset, savaşlar sürgünleri getirdi. Hem onlar hem de biz sürgün edildik. Onlar atalarının evlerini mezarlarını yurtlarını terk ettiler. Sonra onların yerine başka yerden sürgün edilenler yerleştirildi. Ne acı, başka bir toprakta "vatan" kurmak ve kendi vatanında korkmak!
Binlerce hikayeyle dolu bu topraklar. Kimin daha önce geldiği, 500 yıl sonra kimin kalacağını kim bilebilir ki. Belki biz Müslüman Türkler olmayacak, bambaşka bir toplum gelip yerleşecek. Keşke hiç kimse gitmeseymiş de bu ayine de bu kadar anlam yüklenmeseymiş.
Sümela merdivenlerini çıkarken bir anda NTV'den arkadaş kemençeciyi çekmeye başladı. Ardından yukarı çıkan Yunanlılar da başladılar horon tepmeye. Sonra başka bir Yunanlı kemençeci geldi; o da başladı mı çalmaya... Bir anda baktım ki Sümela'da 1600 yıllık bir horon tepiliyor. Onlar Yunanca biz Türkçe söylüyoruz. Ayaklar aynı, kollar aynı... Yunanlı Yannis tek bildiği Türkçeyle dedi ki bize bakarak: Anadan babadan Giresunluyum... Ailesinin ona öğrettiği ve hayatı boyunca unutmayacağı tek Türkçe cümleyle...
Herkesin bir arada yaşadığı bir dünya o kadar da zor mu?

18.8.10

Maçka'da buluşalım Maçka'da buluş





Serin bir rüzgar esiyordu... İstanbul'u sabahın 7sinde terk etmiştim, ama o saate karşın yine de ter içindeydim. Sabahın köründe gazetenin aracı geldi ve beni havaalanına bıraktı. çantama bir iki tişört almıştım çünkü hava sıcak diyordum. oysa ki bilmiyordum ki serin karadenizin esen rüzgarlarını.
sanırım haber merkezine geçmemin en güzel yanı güzelim türkiyemin güzelim köşelerini geziyor olmam oldu. gaziantepten sonra bu kez yolum Trabzon'a düşmüştü. 88 yıl sonra Sümela Manastırı'nda yapılacak ayini izleyecektim. Bizim Trabzon'da zaten süper bir ekibimiz vardı, amaç onlara destek vermek, olanlara bir de İstanbullu gözüyle bakmaktı. bazen içinde olunca her şeyi göremezsin ya, biz de işte o "yabancı" oluyoruz bu gibi durumlarda...
Foto muhabiri arkadaşım Ferhatla havaalanından kiraladığımız araçla başladık Trabzon sokaklarını arşınlamaya. Kendilerinin ehliyeti olmadığından tüm sokakları ben arşınladım aslında. Önümdeki tabelalarda Rize, Samsun, Erzurum yazıyordu. Ne kadar uzaktaydım İstanbul'dan...
Tüm yollar tek yöndü. Bir arkadaşım "sağı solu karıştırmasınlar diye öyle yapmışlardır" dedi. Aslında olabilir de... Kızmasınlar ama Karadenizliler gerçekten çok komikler. Hele Rizeliler. Bizim Trabzon bölge şefe Ulaş öyle hikayeler anlattı ki yerlere yattık...
Ayinden bir gün önce de Sümela'nın yer aldığı Maçka'ya yola çıktık. Maçka Trabzon merkezden 20 dakika falan sürüyor. Ama ben yolları bilmediğim için biraz daha uzun sürdü. Bir de bir noktadan sonra yukarı doğru virajlı tek yön bir rampa tırmanıyorsunuz. Biz tırmandıkça hava serinledi. Püfür püfür rüzgar esmeye başladı. Açtık camları içeri doldu yeşilliklerin güzel kokusu. İliklerimize kadar üşüdük 22 dereceydi neredeyse.
Maçka yolundan dönerken Coşandere tesisleri üzerinde Akçabat köfte yedik (biraz çakmaydı ama olsun). lezzetliydi yine de. Yanımızda gürül gürül akan derenin sesine dalıp 10 dakika kestirmişim bile. o ne huzurdu öyle...
Sevdim Trabzon'u; İstanbul'un sıcak karmakarışık dünyasından sonra sade, yalın ve serin geldi. 50'sinden sonra yerleşilecek yerler listesinde ilk beşe Maçka da girdi. Gerçi Karadenizlilere göre hiçbir şey görmemişim ama olsun bu da şimdilik yetti bana... Ver elini Anadolu...!!!

25.7.10

Köprüler...


Köprüler... bizim için bir yakadan diğerine geçmek anlamına geliyor. "karşıdan karşıya"... Oysa ki bambaşka anlamları oluyor köprülerin. bazen iki ülkeyi birbirine bağlıyor, bazen de iki kalbi. git gel git gel yoruluyor insan köprüden geçerken ama boğazın üzerindeykenki manzaraya kimin gönlü düşmez ki?
tabii ki bana göre dünyanın en güzel köprüsü istanbuldaki. bir kez portekizli bir arkadaşım demişti ki; "boğazın en güzel yanı ne biliyor musun? karşıya baktığında da hayatı görüyorsun. kara deniz kara var.. oysa ki diğer köprülerde hayata bu denli yakından dokunamıyorsun."
haklıydı... nisan ayında danimarkaya gittiğimde upuzun bir köprünün üzerinden geçmiştim trenle. Adı Oresund Köprüsü... allahım git git bitmiyor. ve denize ne kadar yakınız. çok alçak. sonra denizin altına giriyordu tren. o zaman biraz ürkmüştüm. yani denizin üzerinde bir metal yığını. insan tedirgin oluyor. ama çok keyifliydi yine de. uçsuz bucaksız deniz...
bu sabah işteyim. çalışıyorum... pazar pazar çalışılır mı ki? ama dün izinliydim.çok da eğlendim. neyse konumuz bu değil. sabah interneti gezinirken huffington post adlı bir site dünyanın en muhteşem köprülerini sıralamış. tabii bizimki de var içinde. bakın bakalım siz kaçının üzerinden geçmişsiniz?
http://www.huffingtonpost.com/2010/07/24/worlds-most-stunning-brid_n_657121.html


(not yukarıdaki Oresund köprüsüdür.)



20.7.10

245'inci sayfaya bak!


Evden son anda çıktım. az kalsın servisi kaçırıyordum... elime geçen ilk kitabı aldım raftan. Muhteşem kadın Susan Sontag'ın "Amerika'da"... Geçtiğimiz haftalarda Göztepe'de bir el arabasında yüzlerce kitap arasından 3 liraya almıştım kendisini. İkinci, belki üçüncü belki de onlarca kişinin eli değmişti.
Arka kapağını okudum, sayfaları çevirmeye başladım. baştaki o anlamsız detayların olduğu sayfaları geçtikten sonra romanın başladığı ilk sayfanın sağ üst köşede bir not gözüme çarptı: 245'inci sayfaya bak!
Tabii ki herkes gibi ben de hemen o sayfaya gidiverdim hızla sayfaları karıştırıp. Açtım; sayfa numarası olan 245 siyah bir tükenmezle yuvarlağa alınmıştı. Ve 421 sayfalık kitapta sadece 245'te iki cümlenin altı çizilmişti. "Oturup bir güneş gibi batmayı bekleme. Yürekli insanlar bir şeyi, o şey onları bırakmadan bırakırlar..."
Güne böyle güzel bir sözle başlamak ne güzel.

19.7.10

Bilge "Sperm'in yolculuğunu" keşfediyor


Uzun zamandır yoktum diye başlayan yazılardan sıkıldım. ama geri geldim. özlemişim burayı.

gazetedeki yeni yazı dizimle uğraşıyorum. sperm bankasına gittim ve buradaki sistemi öğrendim. varsa merak edenler buyursun yazıları okumaya..:)

www.sabah.com.tr

27.5.10

Cennet bu mu ne?


Sabah kahvaltıdan sonra sordum resepsiyondaki kadına: "otelde bisiklet var mıdır kiralayabilir miyim?" "ne kiralaması, buyrun istediğiniz kadar kullanın..."

işte sabah 9da başlayan bisiklet gezintim akşam 10da sonlandı. ne kadar özlemişim... sokaklarda tekerlek üzerinde gezmeyi. dümdüz bir kent aarhus... herkes ama herkes bisikletli. hamile bile gördüm bisiklet kullanan... bir ara yanlış yöne dönünce yedim kornayı ama olsun... giydim minicik eteğimi, topuklu botlarımı... ne kadar keyifliymiş yaa kimse seni dikizlemeden öyle gezinmek... bisikletin tepesinde... valla çok mutluyum...
keşke istanbulda böyle olsa... keşke... ancak rüyalarda sanırım...

25.5.10

İstanbul'un güneşini bırakıp Danimarka'nın soğuğuna geldim!

Türk lokantası ve dansöz... Süper bir karışım valla ne diyeyim. Burada bile buldu beni yaaa!!!
Akşam saat daha 8de çekilmiştir bu fotoğraf. Aarhus'un en "işlek" alışveriş merkezi nasıl işlek ama di mi? Bunlar İstiklal'e gelince o yüzden kendilerini kaybediyorlar galiba...
Burası da bisiklet otoparkı. Yemin ederim ki bisikletlerin ancak 10'da biri kilitliydi. Öyle bırakıp gidiyorlar. Kurban olayım yaaa...
Gördüm ki bizim babanelerin yazmaları burada da moda olmuş!!!

------

Ben anladım bu blogu en çok yurt dışındayken seviyorum. Evimden uzaktayken yazmak sanki bana daha güzel geliyor. Sanki bir yanımı oradakilere bu yazı sayesinde bağlıyorum. Kimseyle dakikalarca burada yaşadıklarımı konuşamayacağıma göre ben de buraya yazıyorum...
Neyse, yine buraya yazdığıma göre yollara düşmüşüm demektir. Yine bir haber için kaçtım uzaklara. Bu kez buzzzzz gibi 10 derecelik sıcaklıktaki Danimarka'dayım. Niye mi geldim? Özel bir haber için. Ne olduğunu dönünce okursunuz. Bir müdürüm, bir iki arkadaşım dışında bilen yok. Annemlere bile söylemedim işte. Komik o yüzden!!!
3,5 saatlik uçak yolculuğunun ardından Kopenhag'a indim. Ancak Aarhus denilen ülkenin teee batı ucundaki kente gelmek için 4 saat de tren yolculuğu yaptım. Anlayacağınız sabah 6 buçukta evden çıktım, otele girdiğimde türkiye saatiyle 5'ti. neredeyse 11 saat yoldaydım. Yurt dışına gidip de "ohhh ne güzel geziyorsun. valla sendeki hayat kimsede yok" diyenlere buyurulur. Valiz aç kapa, in bin otobüs, tren, çek çek bavulu. Yürü yürü yürü... Gerçekten cennet midir acaba bu yaşam bilemiyorum...
Neyse ben havaalanında tren istasyonunda Aarhus'a gidecek treni bekliyorum. Trenler gidiyor geliyor ama ben hiç üzerinde Aarhus yazanını göremiyorum. Yazık yanımda duran çocukcağıza sordum, hangisi gider o taraflara diye. Meğerse genç de Aarhus'ta üniversite okuyormuş. Böylece tam 4 saatlik yolculuğumun sıkıcı geçer korkusu ortadan kalktı. Biz bir sohbete koyulduk ki sormayın. Yok Bilge'nin çenesi düşmüştür diyenlere yeminimdir ki genç benden daha çok konuşuyordu. Üniversitede Japonca okuyormuş, ileride Japonlarla iş yapan uluslararası bir şirkete danışmanlıkmış hayali. Anlattı, Japoncanın yazılışlarını, okunuşlarını, kültürünü. 6 aylığına Okinawa'ya gidiyormuş seneye. Sonra bir baktım bir ayakkabısının ucu yarılmış, bir macunla yapıştırmış. Bu ne derken meğerse kay kay yapıyormuş ve kay kayı döndürürken ayakkabı aşınırmış. Çareyi de macunlamakta bulmuş. Sonra bir de internet üzerinden içki satan bir şirket kurmuşlar arkadaşıyla. Gece 11'den sabah 4'e kadar evlere içki servisi yapıyorlarmış. Yılda binlerce euro kar ediyormuş... Ben böyle işimi, geliş gidiş saatlerimi, kazandığım parayı ve yaşımı gözümün önünden geçirdim. Bu çocuk sadece 20 yaşındaydı ve neler yapmıştı. Valla hayran kaldım kendisine...
Neyse en sonunda vardık Aarhus'a... Valla ne diyeyim şanslıydım ki dünyanın öteki ucunda yine ilginç birini tanımıştım. İşte bu yüzden seviyorum tren yolculuklarını...
Sizi birkaç Aarhus resmiyle başbaşa bırakıyorum. Çok çekemedim özürler, ama çok ama çok yorgunum. Uyuyayım artık...

5.5.10

Bıçak altına yatıyorum:((

Çirkin biri değilim sanırım. Öyle mankenler gibi güzelliğim de yok. Ama ortalama gibiyim. Ne bileyim işte. Ama insanın kendinde beğenmediği bir sürü şey oluyor. Mesela ben küçükken kulaklarım kepçe diye saçlarımı hep açardım. Toplayamazdım. Zamanla takmamaya başladım. Ne komikmişim, okula giderken saçlarımı toplasam da yanlardan biraz bırakırdım ki kulaklarım gözükmesin... Sonra dişlerim çarpık çurpuktu. üstten yandan arkadan önden minik damağımın her bir ayrı yerinden farklı yerlerden dişler çıkmıştı. neyse babamın binbir iknasıyla tel taktım. 3,5 yıl neredeyse dişlerimin üzerinde acayip çıkıntılarla dolaştım. böyle damağımı genişlettiler, bir şeyler sokup çıkardılar, çektiler, düzelttiler. çok çektim ama. hem acı hem de psikolojik olarak. yani 14 yaşında bir kızın dişlerinde tellerle ergenliğe girmesi ne feciymiş. neden kimsenin beni beğenmediğini bayağı bir sorguladım megerse olay tellerdeymiş:)... neyse sonra onları attım, saçlarım uzadı, boyum da... değiştim, değiştim. artık büyüdüm, artık 30lu yaşlarında gezinen hayattan zevk alan ve bol bol süslenip kendisine bakan biriyim...
ama sorunlar bitmiyor. bu kez da başıma burun ameliyatı çıktı. böyle kıkırdağı çıkarıp düzeltip takacaklar, sonra boğazımda hızlı ve yanlış konuşmaktan ötürü oluşan nodülleri alacaklar... 15 gün de rapor alacakmışım. böyle gözler falan şişiyormuş... igghhh.. yıllardır kaçtığım ameliyattan artık kaçamayacağım sanırım. dün florence nightingale hastanesine gittim. prof. dr. mehmet tınaz muayene etti beni. adamın da masasında insan tıpla ilgili bir şey bulamaz mı? her yerde tenis ödülleri. baktım google'dan ne arasam Hülya Avşar haberi geliyor. Meğerse TED yönetim kurulu başkanıymış doktorum ve avşar'ın oynadığı turnuvaları organize ediyormuş. pek faal bir doktorum var. yine buldum kendim gibi birini. "peki burnum nasıl gözükecek? bir fotoşopla gösteremez misiniz?" dedim, "Ben öyle çalışmam" diyerek cool bir havayla beni sindirdi. sindim valla zaten alçak olan koltuğa. sonra elime nodüllerimin olduğu bir röntgeni, bir de tomografiyi verip gönderdi. üfff korkuyorum ben bu ameliyattan. böyle burnum değişmez inşallah. bir de 15 gün rapor nedir yaaa? neyse şeriatın kestiği parmak acımazmış; ya da tenisçi doktorumun attığı neşter:)

4.5.10

Danny Vinyard:


"So I guess this is where I tell you what I learned - my conclusion, right? Well, my conclusion is: Hate is baggage. Life's too short to be pissed off all the time. It's just not worth it. Derek says it's always good to end a paper with a quote. He says someone else has already said it best. So if you can't top it, steal from them and go out strong. So I picked a guy I thought you'd like. 'We are not enemies, but friends. We must not be enemies. Though passion may have strained, it must not break our bonds of affection. The mystic chords of memory will swell when again touched, as surely they will be, by the better angels of our nature."


(hayatımda izlediğim en iyi filmlerden biri... American History -x)... gençlik, gerçekler, yalanlar, faşizm, zenciler, uyuşturucu, acı, aile ilişkileri üzerine muhteşem bir film... ve o filmin en son sahnesinde küçük Danny'nin yazdığı okul ödevinin son paragrafı.)

3.5.10

Lila Downs -nam-ı diğer Frida'nın soundtrack'inin muhteşem sesi geliyor!!!




Kendisi Türkiye'de bir kez daha konser vermişti ama o zamanlar ben bu muhteşem kadını tanımıyordum henüz. Ama artık neredeyse her gün bir parçasını mutlaka dinliyorum. Ne kadar güzel bir sesi var. Kendisi Cemal Reşit Rey'de 16 Mayıs'ta konser verecek. Veee benim iki kişilik biletim var!!!:)))

Leopar desenli ayakkabı istiyorum




Artık havalar ısındı. Güzel topuklu yazlık ayakkabılarımı iğrenç kutularından çıkarmanın zamanı da geldi. Şıkır şıkır güzel güzel giymek istiyorum hepsini. Neyse bu yaz böyle leopar desenli bir ayakkabı yaptırayım dedim. Benim bu ayakkabı fetişim de son iki yıldır tavana vurmuş şekilde. Sürekli ayakkabı alıyorum; sonra da onun üzerine uyan elbiseler. Topuklu, tabanlı, sivri topuklu, mor, siyah, yeşil, buz mavisi falan... Neyse dedim ya leopar desenli diye; bir tane var siyah-beyaz ama ben kahverengi istiyorum. Tanıdığım bir ayakkabıcı var, orda yaptıracağım. İnternette gezinirken birkaç model beğendim. Seç-beğen-al...
Tam sayfayı kapatırken bir de erkek leopar ayakkabı buldum. Vaz mı geçsem acaba? Kabus gibi olmuş yaaaa!!! Sevgilinizin bir gün bu ayakkabıyla geldiğini bir düşünsenize. Bir erkek bu ayakkabıyla; hem de ayağı fırıncı küreği gibi...igggghhhhhh....

Efsane Dış Haberler "Muhabiri" Christian Amanpour'un vedası


Dünyanın en başarılı kadın muhabiri kendisi. İlerlemiş yaşına karşın hala arşın arşın dünyayı gezen bir kadın Christian Amanpour. 27 yıl sonra çalıştığı CNN'den ABC televizyonuna transfer oldu. Son programında ise bir veda konuşması yaptı. Geçmişte yaptığı söyleşilerden (aralarında Tayyip'inki de var), gittiği ülkelerde yaptığı çekimlerden alıntılar da var. Bundan birkaç yıl önce de "War of God" adlı bir belgesel hazırlamıştı ki takdire şayandır. Her üç dininin de içinde birçok radikal, savaşçı ruhunu içerdiğini ve hepsinin yeri geldiğinde tehlikeli olabildiğini yaklaşık iki senelik bir çalışmayla hazırladığı belgeselde mükemmel bir dille anlatmıştı. Bulup izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Belki evet bilmem ne girift ilişkileri, ABD ajanı durumları olabilir ama ben yine de bu kadının haberciliğine gerçekten hayranım!!!

Güzel bir pazartesi dilerim herkese

Sanırım bu hafta sonu şampiyon belli olacak. Değil mi? Yani artık o kadar yakından takip etmiyorum ama yine de seviyorum heyecanı ligin sonuna doğru. Haftasonları işten çıkıp Taksim'e giderken Beşiktaş maçı varsa o çarşının siyah-beyaz renklere bürünmesini, Kadıköy'deysem Fenerlilerin atkılarıyla yürümelerini seviyorum. Tabii hiçbiri asil güzel Beşiktaşımın Dolmabahçe yolundan İnönü'ye çıkışı kadar mutluluk verici olamaz ama olsun. Şimdi Bursa da olamıyor; geçen yıl da Sivas kaçırmıştı şampiyonluğu. Yazık oldu bence. Yani biz olamıyorsak onlar olsaydı bari şampiyon değil mi? Bu arada geçen yıl Denizli'ye bizim şampiyonluk maçı için gittiğim aklıma geldi. O keyif de ayrı bir mutluluktu...
Neyse internette gezinirken Shakira'nın Dünya Kupası için yaptığı şarkıya rastladım. İçinde onlarca futbol maçından gol ve sevinç sahneleri var. Bir de Nihat Kahveci'nin Çek Cumhuriyeti'ne attığı gol de var. Ben de sabah sabah açtım ve o muhteşem 2-0'dan 2-3'ye çevirdiğimiz maçın gollerini izledim. Muhteşem bir keyif yaaa... Buyrun o güzelim maçı bir kez daha izlemeye....
Herkese iyi pazartesiler!!!

19.4.10

Bizim ceylan derilerine bir bakın bir de İzlanda Meclisi'ne


TBMM'nin yeni salonu yıllar önce yeniden yapılandığında kırmızı ceylan derisi koltuklar yüzünden yer yerinden oynamıştı. Bu kadar işsizliğin olduğu bir ülkede bu denli harcama olur muydu? Dünya öyle değil tabii ki. İngiltere'de hükümet binlerce yıl öncesinden kalma bir salonda devleti yönetiyor. Eski ama etkili bir meclis binası...
İzlanda'nın ise minicik bir salonu var. 

Bu koltuk kime ait sizce?


İzlanda'dayken bir ofisi ziyaret ettim. Orada öylesine tek başına bir koridorun dibinde, önünde iki sade sandalye bulunan bir koltuğa rastladım. İzlandalı gazeteci arkadaşım Björgvin'e "burada kim oturuyor" diye sorduğumda yanıtına inanamadım. Sizce hangi üst düzey koltuğa aittir bu? 

18.4.10

Eyjafjallajokull'un intikamı

Komik bir dünyada yaşıyoruz. Yani süper teknolojiler var, insanlar süper sonik uçaklar yapıyor; ingiltereden avustralyaya 5 saatte uçulacağı söyleniyor, cep telefonları, internet, uydular, uluslararası uzay istasyonu var mesela bilinmeyen derinliğin bir yerlerinde. yani insanoğlu düşünüyor düşünüyor, tasarlıyor, yaratıyor ve geri kalanların hizmetine sunuyor. niçin? dünyayı daha hızlı yaşayabilmek için... hızla, zaman kaybetmeden. hemen. neden çünkü artık zaman para demek. daha çok zamanınız varsa daha çok kazanırsınız. aşklar, işler, yolculuklar hep hızlı. hazmetmeden, çabuk unutularak yaşanılan hayatlar... 
peki yaradanın yarattığı, ya da her nasıl oluşmuşsa doğa bu hızı seviyor mu hiç sordunuz mu? onun milyarlarca yıldır kurduğu düzeni daha çok bilmem ne için değiştirmeye çalıştığınızda doğanın neler hissettiğini hiç sordunuz mu? İnsanın dünyayı kendine göre ayarlamasına sinirleniyor bence artık doğa. bıktı çünkü insanın açgözlülüğünden ve işte püskürtüverdi küllerini dünyanın; insanlığın; daha çok için her şeyi yapmak isteyenlerin üzerine. ne oldu peki? dünya yavaşlaştı. gerçek hızına ulaştı değil mi? herkes bekliyor. havaalanlarında ağır ağır. bir yere gitmeden, zamanı yaya yaya. dün okudum almanya savunma bakanı afganistandan hava sahası kapalı olduğu için istanbula inmiş ve buradan da arabasıyla almanyaya gidecekmiş. aklıma 14, 15 ya da ne bileyim arabanın keşfedilmediği yıllar geldi. o zamanlarda at arabalarıyla yolculuk ediliyordu ya; eee imparatorluklar da kuruldu, halklar da yönetildi; tutkulu zamana yayılan uzun soluklu aşklar da yaşandı. yaşanmadı mı? hepsi yaşandı. 
şimdiyse dünya minicik bir ülke olan İzlanda'nın bir volkanik dağının intikamını aldıktan sonra dinlenmesi için dua ediyor. bence geriye oturun ve yavaş yaşanan dünyanın tadını çıkarın. daha çok okuyun, yanınızdakiyle daha derin sohbetler edin, daha çok müzik dinleyin, ama aslında daha çok kendinizi dinleyin...

hee bir de ekonomik kriz sırasında Ekim 2008'de İzlanda'ya gitmiştim 4 günlüğüne. krizin minicik bir ülkeyi nasıl mahvettiğini yerinde görmek için. İşte o minik ülke bir kez daha dünyayı ayağa kaldırdı. madem bol bol vaktiniz var buyrun bugün küller altındaki olan ancak aslında muhteşem temiz bir havaya ve bir o kadar sıcakkanlı insanlara sahip İzlanda resimlerine bakmaya... 

Minik İzlanda adasının belediye binasındaki maketi. Başkenti solda, patlayan yanardağ ise kuzeyde. 
Ne güzel bina değil mi? Minik gölün arkasındaki binalara hayran kalmıştım orada. 
İzlanda'nın en büyük geliri balıkçılıktan geliyor. Burası da en büyük liman. 




Bu iki kız da gazetemiz tarafından birinci sayfaya konulmuşlardı. Döndüğümde herkes ikisini konuşuyordu. Benim de Başbakanla resmimi koymuşlardı, ama bunların onda biri büyüklükte:)) 
Burası da başkent Rejkavik'in en ünlü alışveriş caddesi
Gençlerle çok eğlenmiştim. Üniversiteden çıktıktan sonra ekonomik kriz konuşuyorduk, bir anda poz vermeye başladılar. Sonra hepsine resimlerini göndermiştim. 
Bu da ben... Güneşe bakmayın; sıfırın altında donmuştum. 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------